7 Aralık 2014 Pazar

İRLANDA: ATLANTİK KIYILARINDA MÜZİKAL BİR YOLCULUK

Sabah uyanıp heyecan içinde bavullarımızı 5 gün sürecek batı sahili yolculuğu için hazırlıyoruz. Evden çıkıp, köşedeki Il Valentino’dan sandviçlerimizi alıyoruz ve birer sıcak İtalyan kahvesi eşliğinde, nehirde kürek eğitimi almakta olan lise öğrencilerini seyrederek afiyetle sandviçlerimizi mideye indiriyoruz.Tramvayla Houston istasyonuna geliyoruz, daha önce internetten rezerve ettiğimiz tren biletlerimizi almak için elimizdeki rezervasyon numarasını makinaya giriyoruz, biletlerimiz düşüveriyor önümüze. Daha hoş olanı ise trendeki yerimize geldiğimizde, yerimizde isimlerimizin yazıyor olması oluyor.Bu kapalı havada son derece konforlu ve sıcacık yolculuğumuz böylece başlıyor. Az sonra kahve arabası dolaşıyor, birer kahve ve kurabiye ile kocaman pencerelerden yemyeşil İrlanda manzarasını içimize çekiyoruz. İstikametimiz Galway...

Kamil ve Ger akşam işten çıkınca arabayla bize katılacaklar. 

GALWAY’DE PUB CRAWL

İki saat süren mükemmel tren yolculuğu sonrasında Galway’e varıyoruz. İstasyondan çıkınca bizi ilk karşılayan manzaranın; etrafa bağırıp duran, yeşil ceketli!!! bir sarhoş olması manidar.

Giyilesi bir T-shirt...
Pasta şehir havasındaki Galway’in müzik gruplarıyla dolu, sevimli sokaklarında kısa bir yürüyüş sonrası Okan’ın tren yolculuğumuz esnasında booking.com’dan ayırttığı otelimize geliyoruz. Otelimizin adı “7 Cross Street Boutique Town House”, Galway’in en merkezi yerinde, yenilenmiş, 600 yıllık bir bina; on tane odası var, her odanın bir karakteri var, bizim odamız 2 numara, adı da Lancelot... Odaların her biri birbirinden şık ve her detay düşünülmüş...Otelin kapısından sokağa adım attığınız anda bir tiyatro dekoruna giriş yapmış gibi oluyorsunuz. İşte burası Galway; küçücük, renkli, çiçekli, müzikli sokaklarla ve en önemlisi güler yüzlü insanlarla dolu... Yani tiyatro dekoru falan değil... 
Galway'in ana caddesi ve Okan
Otelden çıkıp, köşeyi dönünce şehrin ana caddesine çıkılıyor, bu cadde üzerinde bir sürü pub bulunuyor, biz de yemeğe kadar “pub crawl” yapmaya karar veriyoruz, zaten burada yapılması gereken en önemli aktivite de bu... “Pub Crawl” İngiliz argosundan gelen bir deyim; anlamı bir gecede birden fazla pub ya da barda bir şeyler içmek, tabii bir pubdan, diğerine yürüyerek gitmek de esas... 
Bir pubdan...

Diğer puba...
Eğer şanslıysanız Galway'de gideceğiniz birçok pubda "trad session"lara denk gelme olasılığınız da yüksek... Ana caddede şöyle bir turladıktan sonra en güzel müziğin geldiği Taffee ile başlıyoruz turumuza... İçeride gerçek bir trad session var. Müzik mükemmel, ancak hayal edebileceğim kadar tipik... Manzara da bir o kadar hoş... Akordeon, flüt, keman, tef... Bir Çinli ve bir de İtalyan üyesiyle çok uluslu bir orkestra olduğu söylenebilir, ancak aralarında bulunan uzun kızıl saçlı, pembe suratlı, gülümseyen bir İrlandalı manzaranın da tipik kalmasını sağlıyor. Tamamen doğaçlama bir müzik, neşe ve kalabalık yönlendiriyor orkestrayı sanki, kafalarına göre çalıyorlar.
Trad Session @ Taffee's 
Trad Session @ Taffee's

Bir süre sonra barın kapısı açılıyor, kapıdan geçirilmeye çalışılan bir bebek arabası görüyoruz, barda oturan birkaç kişi hemen koşup, bebek arabasının içeri alınmasına yardım ediyorlar. Evet!! bu bebeğini alıp, müzik dinlemeye puba gelen bir anne ve anneanne... Sanırım bu hayatımda gördüğüm en sevimli manzaralardan biri; bebek annesinin kucağında pembe yanaklı gülen yüzüyle müziğe eşlik ederken ortamın ilgi odağı...
Taffees'de ara vermiş bir keman

Buradan çıkıp kulaklarımızın yönlendirmesiyle karşıdaki puba geçiyoruz; buradaki müzik daha heyecansız ama pub ortamı bir harika, hemen yanımızdaki iri yarı adam “prova yapıyor olmalılar” diyerek, kahkahayı patlatıyor. Bu arada diğer yanımızda çay içmekte olan, 40lı yaşlarında güzel bir kadın oturmakta; biz yukarıda asılı olan minik bayraklarla ilgili konuşurken, “bunları pubun sahibinin torunu boyamış olmalı” diyerek lafa karışıyor. Sohbetimiz öylece başlıyor, kendisine bir şey ısmarlamak istiyoruz, çay olur diyor. Bize hayatını anlatmaya başlıyor. Başından geçen iki evliliği, İngiltere’de yaşayan ve kendisini tamamen İngiliz olarak konumlandıran 21 yaşındaki kızını; alkolizmden nasıl kurtulduğunu; Galway’in yeni bir başlangıç için dünyanın en güzel yeri olduğunu anlatıyor. Biz de ona İstanbul’dan ve nasıl tanıştığımızdan bahsediyoruz. En yakınlarımızla yapacağımız türden samimi bir sohbet oluyor bu... Hem de hiç hesapsız, hiçbir karşılık beklemeden... Büyük şehirlerde yaşayan insanların dertlerini anlatmak için psikologlara para verdikleri geliyor aklıma, bir de şu ortama bakıyorum... 
Tig Coili'de ben

İçkilerimiz bitince vedalaşıp, bir başka puba geçiyoruz, ancak yemek saati olduğu için buradaki müziğin sonuna yetişebiliyoruz. Bu pubun ortamı inanılmaz, eski merdivenleri, ortaçağ pencereleri ve barın üzerindeki asma kata kurulan sahnesiyle bambaşka bir havada... Biz içkilerimizi yudumlarken yanımızda oturan orta yaşlı bir İrlandalı çift bize yeni çıkan cipsten denemek isteyip istemediğimizi sorarak cips paketini uzatıyor ve sohbet başlıyor. Adam üniversitede hoca, tam bir dünya vatandaşı; o da Galway’in yaşamak için dünyanın en güzel yerlerinden biri olduğunu söylüyor. Epeyce siyaset konuşuyoruz, son derece bilgili ve açık insanlar... Galway küçücük bir kasaba olmasına rağmen buradaki insanlar son derece açık, pubda tanıştıkları Türk turistlerle hesapsızca her şeyi konuşabiliyorlar ve kıta Avrupasında çokça rastladığımız ve eğitim seviyesi yükselse bile değişmeyen önyargılardan onlarda yok... 

Son gittiğimiz pub ve barın üzerindeki sahnesi
Gerçekten hayallerimizdeki gibi bir pub gecesi geçirmiş olmaktan memnun, güzel bir yemek için yolun hemen karşısındaki Artisan’a gidiyoruz. Burada ikinci kattan Arnavut kaldırımlı yola bakan, mum ışığı ile aydınlatılmış ve son derece romantik masamıza oturuyoruz. Lokantanın sahibi Matt işinin başında, servis yapıyor ve tükenmeyen enerjisiyle her şeyi çekip çeviriyor. Ben antre olarak somonu takiben ana yemek olarak Guinea Fowl deniyorum; Okan ise midye ile başlayıp, Irish Beef ile devam ediyor. Guinea Fowl anavatanı Afrika olan bir çeşit yaban tavuğu olarak tanımlanabilir, internete girildiğinde Türkçesi “beçtavuğu” olarak geçiyor. Etin yapısı tavuğa çok benziyor ancak daha yumuşak ve etli, tadı da daha aromatik... Ya da artık gerçek tavuğun tadını unuttuğumuz için bana öyle geliyor... Yemeğin sonlarına doğru Kamil ve Ger geliyorlar, lokantanın sahibi Matt, saatin 11.30 olmasına bakmaksızın onlara yemek çıkarmayı teklif ediyor... İşte İrlanda’yı İrlanda yapan da bu yaklaşım... 
Artisan'daki masamız

Sabah son bir Galway yürüyüşü ve müthiş bir sokak orkestrasının aslen bir İrlanda halk şarkısı olan “Whiskey in the Jar” performansını dinledikten sonra arabamıza atlayıp yola çıkıyoruz, her şey çok heyecanlı... 

GALWAY’DEN CLIFFS OF MOHER’E

Galway’den çıktıktan hemen sonra gözümüze bir İrlanda geleneği olan “istiridye ve Guinness” için doğru adres gibi görünen, “Paddy Burkes” isimli bir yol kenarı lokantası çarpıyor. Durup tadımlık bir sabah istiridyesi ve Guinness (tabii arabayı kullanan Ger Guinness içmiyor) molası veriyoruz. Bu arada da “Cliffs of Moher”e kadar yolu planlıyoruz hep beraber... 
Bir İrlanda klasiği: İstiridye ve Guinness

Bu kısa mola sonrası yemyeşil bir doğa ve bununla uyumlu minik kulübeleri izleyerek yolumuza devam ediyoruz. Bazı yerlerde gereğinden çok kilise varmış gibi görünüyorsa da, genel manzara sonsuz bir yeşillik tarafından domine ediliyor. Çok geçmeden Atlantik kıyısında Ballyvaughan isimli dingin bir köye varıyoruz. Okyanus kenarına park edip, uçuran rüzgara karşı kıyıdaki minik kulübeye koşuyoruz. Ger birazdan yiyeceği cheesecake için çok heyecanlı, Stephen Spielberg’in bile cheesecake yemek için buraya geldiğini söylüyor. Ben ise etrafıma bakıyorum, Allah’ın unuttuğu bu yerde bu kadar iyi ne olabilir diye düşünüyorum. Derken Tea&Garden Rooms An Fear Gorta tabelasını görüyoruz, önce bahçeyi geçip, kulübenin sevimli kapısından içeri giriyoruz. Bizi karşılayan tarçınlı, şekerli hamur kokusu hipnotize edici; şömineden gelen çıtırtıyla kendime geliyorum. Keklerin ve sconeların durduğu masaya uzun uzun bakıyorum; böyle bir masaya bakıp, sadece bir şey seçmek oldukça zor, bu durumda herkesin farklı bir şey yemesini sağlamak esas... Şöminenin karşısındaki rahat koltuklara kurulup, 4 kişilik çay ve çeşitli keklerimizi söylüyoruz. İnsan bir süre burada yaşayabilir sanki... 


Bahsi geçen masa

Meşhur cheesecake

Bu lezzetli durak sonrasında hiç durmadan “Cliffs of Moher”e geliyoruz. Burası İrlanda’nın en meşhur manzarasına ev sahipliği yapıyor; 8 km boyunca okyanusa uzanan, 200 metre yüksekliğindeki falezlerin en azından bir fotoğrafını görmüşsünüzdür diye düşünüyorum. Görmediyseniz aşağıda görebilirsiniz.


Cliffs of Moher

Hava kapalı, soğuk ve rüzgarlı ama en azından yağmur yağmıyor. Falezler üzerinde rüzgara karşı dondurucu bir yürüyüş sonrasında, müzeyi de geziyoruz. Müze beklenebileceği üzere çok ilginç değil ama bir martının gözünden falezlerdeki yaşamın anlatıldığı animasyon belgesel oldukça etkileyici...Müze turu sonrasında Kamil’in bütün itirazlarına rağmen, müze dükkanından çeşitli İrlanda Pub şarkıları CD’leri alıyoruz. Tabii bu CD’ler oldukça kötü, ama yine de bizi yol boyunca oyalıyorlar... 

DROMOLAND ŞATOSU VE DEV TAVŞANLAR

Bu akşam çok özel bir deneyim yaşayacağız. Ger’le birlikte bu seyahati planlarken, deniz feneri mi kiralasak, şatoda mı kalsak? Diye düşünüyorduk. İrlanda’daki otel olarak kullanılabilen en iyi şatolardan bir tanesi olan Dromoland Castle’in yemek ve kahvaltı dahil özel paketlerini farkedince; insan hayata bir kere geliyor, neden olmasın diyerek, bu gece için Dromoland  Şatosunda yer ayırtmıştık.
Dromoland Şatosu

Cliffs of Moher’den sonra uzunca bir yol sonrası nihayet bu akşamki evimiz Dromoland’in kapılarından içeri giriyoruz. Burası içinde bir gölü ve bir golf sahasını da barındıran kocaman bir araziye sahip tipik bir İrlanda şatosu. Göl mazaralı, kocaman yataklı odamıza geldiğimizde günün yorgunluğu uçup gidiveriyor. Hızlıca duş yapıp, akşam yemeği için hazırlanıyoruz. 7.30’da şatonun “fine dining” restoranı “The Earl of Thomond”da rezervasyonumuz var ve bu da bu geceki paketimize dahil.İçeri girdiğimizde rüya gibi bir ortam karşılıyor bizi; ilk dikkatimi çeken köşede arp çalmakta olan kadın, salonun şıklığını belirtmiyorum bile. Bir şişe Sancerre eşliğinde yemeğimize başlıyoruz. Ben antre olarak bıldırcın, arada ahududu sorbe, ana yemek olarak siyah dil balığı ve Ger’in tatlı olarak ısmarladığı eriyen çikolata topuna kendimi fazla kaptırdığım için şu an hatırlayamadığım bir tatlı yiyorum... Herkes birbirinden farklı bir şeyler ısmarlıyor ve her şey eşsiz. 
Ger'in eriyen çikolata topu tatlısı

Bu muhteşem yemek sonrasında şatonun bahçesinde yürüyüşe çıkıyoruz. Uzakta gölün kenarında bir hareket görüyorum, o da ne? Dev tavşanlar? “Ama olamaz, çünkü böyle bir hayvan yok” diyorum kendi kendime... “Acaba şarabı fazla mı kaçırdım” diye düşünürken, neyse ki Ger heyecanla parmağını uzatıp, “Look! Hare” diyor. Ben tam Hare mi? O da ne? Derken, dev tavşanlar hoplaya zıplaya ormana doğru kaçıyorlar. Gerçekten sürreal bir ortam... 
Gece yürüyüşü esnasında şato

Yeni güne ağırdan alarak ve bulunduğumuz ortamın keyfini çıkararak hazırlanıyoruz. Sonra şık bir şato kahvaltısı için dün akşam yemek yediğimiz restorana geliyoruz. İncecik porselenler ve gümüşler salona vuran pırıl pırıl sonbahar güneşiyle ışıldıyor. Etrafta neşeli büyük aile masaları var. Servis yapan ekip öyle tatlı ki; bir tabak getirdiğinde kalkıp iki yanağından öpüp, teşekkür edesi geliyor insanın... Kahvaltıda aklınıza gelebilecek her şey var ancak omletler yumuşacık ve hafif yapıları nedeniyle öne çıkıyor. 

Şömine başı keyfi...

Şatoda onlarca değişik aktivite içinden bedava tek aktivite olan, sandalla gölde dolaşmaya karar veriyoruz. Kürekçimiz Kamil önce bizi sazlıklarda karaya oturttuysa da sonra ritmini buluyor, tek sorunumuz hava pırıl pırıl olmasına rağmen çok ama çok soğuk... Bu dondurucu göl gezintisinden sonra otelin barındaki şöminenin karşısında, deri koltuklarda “hot whiskey” ile ısınıyoruz. Bu deneyim sıcak viskinin icat nedeni konusunda aydınlanmamıza yardımcı oluyor. 
Şatonun bahçesinden bir manzara

Hesabı kapattıktan sonra bir küçük arazi yürüyüşü daha yapıp, 3.00’teki feribotu yakalamak üzere yola çıkıyoruz. 

DROMOLAND’DEN DINGLE’A

Shannon nehrinin etrafından dönmek yerine; Kilrush’dan, Talbert’e yapılacak bir feribot yolculuğu yolu 40 dakika kadar kısaltacağı için bu yolu seçiyoruz. Bu arada Kilrush’dan geçerken Ger’in dedesinin Kilrush’daki mezarına uğrayıp, iyi dileklerimizi bırakıyoruz ve feribota tam zamanında yetişiyoruz. Bu aynı zamanda iki bölgeyi birbirine bağlayan bir feribot – Clare’den Kerry’e geçmiş oluyoruz böylece...Feribot sonrası meşhur Dingle’a varmamız 2 saat sürüyor. Dingle Atlantik kıyısında konuşlanmış tipik bir balıkçı köyü; rengarenk publarıyla oldukça sevimli bir yer...Otelimiz ödüle doymayan bir B&B; Castlewood House... Buna B&B demek haksızlık olur, zira kendisi okyanusa bakan, içi son derece zevkli döşenmiş, antikalarla bezeli bir malikane...

Hava kararmadan önce meşhur Dingle burnu turunu gerçekleştirebilmek için hemen yola koyuluyoruz... Hava 6-7 derece ve güneşli, oldukça soğuk olduğu söylenebilir. Dingle burnunun ucuna gittikçe batmakta olan güneş, inanılmaz bir Atlantik manzarası seriyor gözlerimizin önüne... Arabamızdan inip, iç yakan soğuğa rağmen manzaranın tadını çıkarıyoruz. Okyanus manzarası alıştığımız manzaralardan uzak; bir sonsuzluk ve yalnızlık hissi yaratıyor insanda...

Dingle burnundan gün batımı

Dönüşte yol kenarında oldukça canlı görünen bir çanak çömlek dükkanında duruyoruz. İçeride bir ucuzluk partisi var ve araba kalabalığına bakılırsa bütün Dingle burada... Küçük lezzetli kanepeler, şampanya ve şaraba; güzel bir canlı müzik eşlik ediyor; etrafta herkes İrlandaca konuşuyor. Allah’ın unuttuğu bu yerde sanki gizli, mutlu bir komünite yaşıyormuş gibi bir hisse kapılıyorum.

Akşam buradaki balık halinin karşısında bulunan, Out-of-the-Blue isimli ve sadece taze deniz ürünleri servis etmekle gurur duyan restorana gidiyoruz. Bir şişe Vino Verde eşliğinde, kocaman Atlantik ıstakozları yiyoruz. Buradaki fiyatların, balık halinin avantajını yansıttığını söylemek zor, ama yine de yediklerimiz bir harika... 

Dingle’da mini bir “pub crawl” için hazırlanıyoruz. Yarın Cadılar Bayramı olduğu için, etrafta kostümler içinde pubdan puba koşan insanlar var. Biz de kulağımızın bizi götürdüğü ilk puba konuşlanıyoruz. Sahnedeki grup popüler sayılabilecek country tarzı şarkılar çalıyor, ortam keyifli... Gece boyunca birkaç puba daha gidiyoruz; ama aradığım damardan İrlanda müziğini bulamıyorum bu mekanlarda da... Hepsi bildik popüler şeyler çalıyorlar. Anlaşılan o ki; "trad session"lar Galway'de kaldı...

KILLARNEY

Bugün Ger Limerick’e, kuzeninin düğününe gideceğinden günümüz erken başlıyor. Muhteşem otelimizin kahvaltı salonunda buluşuyoruz. Castlewood B&B belki de ülkenin en meşhur kahvaltılarından birini sunuyor. Taze ve yerel yiyeceklerle donatılmış nefis ve son derece şık bir açık büfe, sonrasında ise onlarca çeşit omlet arasından zor birer seçim yapıyoruz. Bu tür durumlardaki zorluk daha çok “sen onu ısmarlama, ben onu ısmarlayacağım, sen benden tadarsın, sen bunu ısmarlasana” şeklinde sürüp giden uzun tartışmalardan kaynaklanıyor.

Uzun ve neşeli kahvaltı sonrasında hazırlanıp yola dökülme zamanı geliyor. Bu unutulmaz oteli terk etmeden önce odamızın penceresinden görünen, suları çekilmiş körfez manzarasına ve okyanus kıyılarına veda ediyoruz.Bu seyahat boyunca gördüğüm en güzel yol Dingle’dan Killarney’e doğru giden yol bence... Güneş pırıl pırıl, Dingle burnunu dönene kadar okyanus manzarası bize eşlik ediyor, sonrasında ise yemyeşil sonsuz çayırlar...

Killarney’e geldiğimizde çok şirin bir vahşi batı kasabasına gelmiş gibi oluyoruz, gözlerim ister istemez Red-kit’i arıyor. İlk iş tren istasyonuna gidip, Cork biletlerini alıyoruz ve çantalarımızı emanete bırakıyoruz. Sonra bir farmer’s market (yani çiftçi pazarı) görüp, oradan taptaze çilekler, ahududular ve elmalar alıyoruz. Artık Killlarney milli parkına yapacağımız 3 km lik yürüyüş için hazırız.Killarney’in esprisi içinde kocaman bir göl ve terkedilmiş bir şatoyu da barındıran harika bir milli parka sahip olması, bu sebeple İrlanda’daki önemli turist destinasyonlarından bir tanesi... Şehirde küçük bir tur attıktan sonra büyük (ama şık) otelleri ve iyi restoranları fark etmemek olanaksız. Ancak şunu da eklemeliyim ki turistik olması Killarney’i çirkinleştirmemiş ve bozmamış; aksine hem iyi korunmuş, hem de iyi anlamda gelişmiş, son derece sevimli bir şehir.
Killarney Milli Parkı

Şehrin içinden meyvelerimizi yiyerek, milli parka doğru yürüyoruz, sağ yanımızda küçük bir dere akıyor, karşımızdan gelen herkes bize ve birbirlerine gülümseyerek selam veriyorlar, biz de ilk selam verenlere acemice karşılık veriyoruz; sonrasında alışıyoruz hemen bu güzel adete. Kamil buna hiç şaşırmıyor, ani bir selamlamayı karşılamada bizim gibi acemi değil, malum kendisi uzun zamandır İrlanda’da yaşıyor. Uzunca bir yürüyüş sonrası ormanın içinden bir açıklığa doğru çıkıyoruz ve Ross Castle karşımızda bütün ihtişamıyla beliriveriyor. Parıldayan güneş, gölde yüzen ördekler, genelde görmeye alıştığımızdan farklı görünen kargalar, paçalı atların çektiği ekose battaniyeli faytonlar, cıvıldayan çocuklar... Sanki bir peri masalında gibiyiz...
Ross Şatosu

Parkta oldukça uzun vakit geçirdikten sonra şehre her şeyiyle son derece karakteristik görünen faytonlardan biriyle dönmeye karar veriyoruz. Atlar son derece sağlıklı ve bakımlı görünüyor burada bizdekilerin aksine... Bir süre faytoncuyla sohbet edip, atları seviyoruz... Sonra ekose battaniyelerimizi çekip parkın içindeki farklı bir yoldan şehre dönüyoruz. Bu arada faytoncunun tipi, aksanı, kıyafeti ve genel ekose battaniye konsepti herhalde ancak filmlerde olabilecek kadar tipik...
Killarney Milli Parkından bir manzara

Parktaki "Boat House"

Cork’a giden trene binmemize bir saat kala, hafif bir şeyler yemek üzere bir yer arıyoruz kendimize, tam da o sırada karşımıza Courtney’s Tea Rooms çıkıyor. Duvarlarındaki eski fotoğrafları, her biri birbirinden farklı antika porselen servis takımları ve gümüşleri, pembe etajer üzerindeki süslü “cup cake”leriyle burası dünyanın en güzel çay evlerinden biri olmalı... Sıcacık çay eşliğinde, nefis elmalı pay ve yaban mersinli keklerimizi yerken, dantel perdeler arasından güneşli Killarney sokaklarını seyrediyoruz. 

Courtney's Tea Rooms

CORK’TA CAZ FESTİVALİ VE CADILAR BAYRAMI

Cork’a giden trende yerlerimizi alıyoruz, kısa bir yolculuktan sonra Cork tren istasyonundayız. Şehir caz festivali sebebiyle kocaman bir parti alanı gibi, ellerinde enstrümanlarla yürüyen bir sürü güzel insan göze çarpıyor ve tabii bu akşam Cadılar Bayramı olduğu için kostümlü insanlar da koştura koştura bir yerlere gidiyorlar.
Festival Programını şehirde gezdiren kamyon

Biz de hızlı bir yemek sonrası bu akşam gideceğimiz Roy Hargrove Quintet with Robert Gambarini ve hemen ardından sahne alacak Gregory Porter ve grubu için için hazırız. Konser Cork’un meşhur viktoryen tiyatro binası olan Everyman Palace Theatre’da; tiyatronun önüne geldiğimizde güzel bir kalabalıkla karşılaşıyoruz, tiyatronun barından harika caz nameleri yükseliyor, çoğu kişi dostlarıyla sohbet edip bir şeyler yudumlayarak konserin başlamasını bekliyor. Salona girdiğimizde bir tane boş yer olmadığını görüyoruz, biletlerimizi çok önceden internetten almış olduğum için bizim yerlerimiz üçüncü sırada. Çok geçmeden konser başlıyor. Bizim alıştığımız İstanbul caz festivali konserlerine göre çok daha caz içerikli bir konser olduğu söylenebilir. İkinci yarıda çıkan Gregory Porter benim için özellikle keyifli geçiyor.

Everyman Palace Theatre 

Konser sonrası Cork sokaklarını dev bir Haloween partisine dönüşmüş olarak buluyoruz; yarısından fazlası kostümlü, genç ve güzel bir kalabalık bir bardan diğerine koşturuyor... Biz de kalabalığı takip ederek çok güzel birkaç bara gidiyoruz. Gittiğimiz her bir mekanda müzik, genel kalabalığın kalitesi ve ambiyans ayrı bir güzellik sunuyor. Bu mekanların çoğu, geleneksel publar değil de; çok iyi birer bar havasında... Müzikler popüler ve İrlanda’nın müzikle olan ilişkisine yakışacak tarzda, yani muhteşemler. 

Bu sabah yine farklı bir şehirde ve yine çok meşhur bir kahvaltıyla karşı karşıyayız. Cork’ta kaldığımız B&B, Garnish House bu seyahat boyunca konakladığımız diğer yerler kadar etkileyici olmasa da, kahvaltısı bir fenomen... Pazar sabahı olduğu için otel müşterisi olmamıza rağmen rezervasyon yaptırmak zorunda kalıyoruz, çünkü Pazar günü bu kahvaltı için insanlar akın akın Garnish House’a geliyorlar. Otelin sahipleri Alman bir anne-oğul ve bu sebeple nefis ev yapımı alman çörekleri kahvaltı boyunca insanın aklını başından alıyor. Ama bu kahvaltının bir ritüeli var, bu ritüel bir alman disipliniyle takip ediliyor; önce seçeceğiniz bir çeşit “porridge” yani yulaf lapasıyla başlıyorsunuz; sonra seçeceğiniz  bir omlet çeşidiyle devam ediyor; sonra da yine kendi seçiminiz olan tatlı bir şeylerle bitiriyorsunuz, demek isterdim ama siz “dur” diyene kadar bir şeyler getirmeye devam ediyorlar sanırım. Bu arada ben porridge’i İrlanda usulü viskili denedim, oldukça aromatikti ve tabii ki alkol porridge’in sıcak olması sebebiyle hissedilmiyor. 

Bu doyurucu kahvaltı sonrası Cork sokaklarını keşfetmeye çıkıyoruz, ama dün geceki kadar etkileyici bir ortam yok; biraz akşamdan kalma ama normal temposuna dönmüş şehir... Sanırım Cork’u hem caz festivali, hem de cadılar bayramı gecesinde görmek oldukça özel bir ortamı deneyimlememize sebep oluyor. Biraz yürüyüş sonrasında, Chateau isimli bir kafede oturmuş, “Irish Coffee”lerimizi yudumlarken, yine yanımızda oturan anne-oğul bizimle sohbet etmeye başlıyor, anne oldukça yaşlı, yanımızdaki yakışıklı siyah adama bakarak; ısrarla ama tüm iyi niyetiyle “zaman çok değişti, eskiden buralarda hiç “zenci” yoktu” deyip duruyor, oğlu da kızarmış bir suratla, kendisini susturmaya çalışıyor. 

DUBLİN’E DÖNÜŞ VE SON SÖZ

Ger’in gelmesiyle dönüşe geçiyoruz. Cork’tan Dublin’e 3 saatlik uzun bir yolumuz var.  Geçirdiğimiz bu harika beş günün yorgunluğu artık iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlıyor. Buna rağmen yolda önemli bir arkeolojik bölge olan “Rock of Cashel”i ziyaret etmeyi ihmal etmiyoruz. Ama çöken karanlık, soğuk rüzgar ve yorgunluğumuz sadece buradaki kaleye şöyle bir bakıp, yola devam etmemize neden oluyor. 

Dublin’e döndüğümüzde artık yorgunluktan kolumuzu kaldıracak halimiz kalmıyor. Aslında ruhlarımız dinlenmiş, sadece vücutlarımız yorgun, hiç unutulmayacak bu güzel yolculuk hepimizin yüzünde bir gülümseme ile kendini gösteriyor. Eve yemek söyleyip, duş yapıp, güzel bir uyku çekiyoruz. Ne de olsa yarın hepimiz gerçek hayatlarımıza dönüyor olacağız. Bu seyahat boyunca yaşadığımız her şey gözümün önünden bir bir geçiyor. Yemyeşil bir doğa, okyanus, güzel insanlarla dolu pasta gibi köyler ve kasabalar, nefis kahvaltılar ve yemekler, şatolar, bu seyahate kadar varlığından haberdar bile olmadığım dev tavşanlar ve müzik... Her yerde daima müzik...“Buraya geri gelmemiz lazım” diyoruz, “Bir daha ki sefere Belfast” diyor Ger... “inşallah” diyoruz... 
Tatilin en sevdiğim fotoğrafı

*Bizimle bu güzel macerayı paylaşan Kamil Tavas ve Gerard James’e teşekkürlerimizle...

*Special thanks to Gerard James for driving us for the whole time of this trip and bearing us when we were “dır dır”ing in Turkish. Also thank you for sharing this adventure with us. It wouldn’t be the same without you. 


OKUYUCUYA NOT: Seyahatin sonunda aradığım güzel İrlanda müziğini ve mükemmel İrlanda viskisini buluyorum. Okurken dinleyebilmeniz için müziğin linkini aşağıda paylaşıyorum. Viskinin adı da “Green Spot”...  Sevgiyle kalın...

 http://www.youtube.com/watch?v=Y4suCAfH9LU 


OTELLER:

7 CROSS STREET BOUTIQUE TOWN HOUSE
7 Cross Street Galway  
Co. Clare
+353 91 5301003

DROMOLAND CASTLE
New Market-on-Fergus,
Co. Clare
+353 61 368144

CASTLEWOOD GUEST HOUSE
The Wood, Dingle
Co. Kerry
+353 66 9152788

GARNISH HOUSE
Western Road, Cork
+353 21 4265111

KAFE/RESTORAN:

ARTISAN RESTAURANT
2 Quay Street Galway
Co. Clare
+353 91 532655

TEA&GARDEN ROOMS “AN FEAR GORTA”
Ballyvaughan, Co.Clare
+353 65 7077157
(buranın web-sitesine ulaşılmıyor, gitmeden kontrol etmekte fayda var)

OUT OF THE BLUE
Waterside, Dingle
Co. Kerry
+353 66 9150811

COURTNEY’S TEA ROOMS
8 College Street Killarney
Co. Kerry

2 Aralık 2014 Salı

DOSTLARLA DUBLİN'DE

Daha pasaport kontrolünde güler yüzle turistlerini karşılayan parlak gözlü polislerin ülkesi burası… Taksicinin size şarkı söylediği ülke…  Barda yanınıza oturan herhangi birisiyle güzel bir sohbet edebildiğiniz ülke… Yani İrlanda…



DUBLİN’E GİRİŞ

Havaalanından kalacağımız eve giderken taksicimiz Türk olduğumuzu öğrenince bize önce biraz Ortadoğu politikasından bahsediyor; ardından da neşeyle İrlanda şarkıları söylüyor…
Çok geçmeden meşhur Google binasının bulunduğu Borrow sokağına geliyoruz, sevgili arkadaşım Kamil ve Ger bizi aşağıda karşılıyor ve kanal manzaralı dairemize yerleşiyoruz. Birer yorgunluk çayı ve hasret gidermenin ardından kendimizi sokaklara atıp, kanal kenarından yürüyerek şehir merkezine geliyoruz, tıpkı eski günlerimizdeki gibi kol kola ve konuşa konuşa…
İlk durağımız tabii ki Trinity College… Trinity’nin çimleri pırıl pırıl parlıyor, etrafta güzel insanlar, binalar, heykeller… Sanki her şey bir ışıltıyla kaplı… Trinity College 16. Yüzyılda Kraliçe Elizabeth tarafından Protestanlara özgür bir eğitim verebilmek için Dublin’in tam merkezinde açılmış, rüya gibi ve yemyeşil bir okul. En önemli birikimlerinden biri 4,5 milyon kitaba ev sahipliği yapan kütüphanesi ve tabii ki bu kütüphanede bulunan ünlü “Book of Kells”…
Trinity College’den sonra Grafton Street’te yürüyoruz, sağlı sollu sokak müzisyenleri, renkli kapıları, pasta gibi dükkanları ve pubları ile burası Dublin’in kalbi…
Bu arada bir efsaneye göre Dublin’deki her bir evin kapısının farklı renkte olmasının sebebi eve sarhoş gelindiğinde doğru kapıyı bulabilmeyi kolaylaştırmak içinmiş... Bir şehir efsanesi mi yoksa gerçek mi bilinmez ama harika bir fikir olduğu kesin...
Dublin'in kapıları
Ger bizi Shellbourne Hotel’e getiriyor. Bu otelin, Dublin’in Pera Palas’ı ve İrlanda tarihinin en önemli tanıklarından biri olduğu söylenebilir, zira İrlanda’nın içinden geçtiği birçok karışık dönemde ülke tarihi buradaki buluşmalarda yazılıyor. Hoş bir barı var Shelbourne Hotel’in... Burada isterseniz 5 çayı yapabilir; isterseniz çeşitli kokteyller, viskiler ya da biralardan tadabilir; ya da taptaze istiridyelerle kendinize mini bir ziyafet çekebilirsiniz… Biz hiçbirini yapmayıp, bir İrlanda geleneği olan “Hot Whiskey” ve icat sebebi Amerikalılar olan “Irish Coffee” söylüyoruz kendimize… Meşhur “Irish Coffee”’nin zamanında İrlanda’daki Shannon Havaalanında aktarmasını bekleyen Amerikalı turistleri eylemek için icat  edilen bir lezzet tufanı olduğunu da İrlanda seyahatine  çalışırken öğrendim… Hot Whiskey yani “sıcak viski” ise an itibariyle Ger’den öğrendiğim ve tarihi çok daha eskilere dayanan bir gelenek, buna içki diyemem; sıcak, baharatlı ve viskili tadıyla daha çok iç ısıtan bir hasta çayını andırıyor, ama çok güzel bir hasta çayı…

Shelbourne Hotel'in barı
Hot Whiskey

Buradan sonra bütün gün Dublin’in yemyeşil ve pırıl pırıl sonbahar havasını değerlendirip çılgınca yürüyoruz. Arada Okan’ın Guinness aşkını fark eden Ger bizi Guinness’in ilk defa servis edildiği Pub olan Toners’a götürüyor. Burası Dublin’in en eski publarından bir tanesi…
 
Toner's

HER GENÇ ÇALIŞANIN RÜYASI: GOOGLE

Yemeğe gitmeden önce küçük bir Google turu için vaktimiz var, bunu değerlendirip Google’ın haftasonu halini teftiş etmeye karar veriyoruz. Google’ın yeni binası (ki  burası Kamil’in de çalıştığı bina); Dublin’in en yüksek binası ve en üst katında Dublin manzaralı harika bir cafesi var. Tüm yiyecekler en üst kalite ve Google çalışanları ve misafirlerine bedava; burada Dublin’in güneşli manzarasına karşı taze çekilmiş espressolarımızı yudumluyoruz. Bu keyfin ardından, 11. Katta salıncaklar ve rahat koltuklar arasında bir seçim yapmaya çalışarak oturuyoruz.  Burası 20li yaşlardaki çalışanlar için gerçekten rüya gibi bir ortam; insan her yere dokunmak, her yere girip çıkmak istiyor. Ofis katlarının her bir köşesi ayrı bir heyecan yaratıyor insanda; mesela Kamil’in masasının yan tarafında “Jungle” tabir edilen, yağmur ormanı gibi düzenlenmiş, çeşit çeşit bitkilerle dolu, ses izolasyonlu bir kafa dinleme alanı var, hayran olunmayacak gibi değil... Her katta çalışanların her türlü ofis malzemesini temin edebilecekleri istasyonlar, renkli yastıklarla dolu toplantı amfileri, şezlonglar, spor salonu, masaj imkanları... Ve bu ortama  ruhunu veren  en önemli unsur çalışanların masalarının üstünde veya etrafında bulunan kişisel aksesuarlar ve esprili yazılar...

Google'ın en üst katından manzara

DUBLİN’DE DOSTLARLA TERAPİ GİBİ BİR CUMARTESİ GECESİ

Kamil’in Dublin’deki favori restoranı Sixty 6’te güzeller güzeli sokağa bakan en ön masamıza kuruluyoruz. Ben mükemmel bir ördek yiyorum, hemen yanımdaki Okan ise az pişmiş “Irish Beef”i ile büyük bir aşk yaşıyor. İnsanın en sevdiği arkadaşları ile bir sofra etrafında geçirdiği vakit gerçek bir terapi... 

Okan'ın aşık olduğu "Sirloin Steak"

Kamil ve Ger Sixty 6'de

Çok kahkahalı, çok lezzetli ve çok sohbetli bir yemeğin ardından, kendimizi küçük bir açık hava partisini andıran Temple Bar bölgesinde bir pub turu için hazır hissediyoruz. Gece boyunca birçok puba uğruyoruz. Hepsinin ortak noktası iyi müzik ve arkadaş canlısı iyi insanlar... Zaten iyi bir gece geçirmek için bunlar yeterli...

Temple Bar
Bu geceden aklımda kalan en güzel mekan Dublin’in viktoryen pubu “Long Hall”, gerçekten gördüğüm en güzel publardan bir tanesi... İnce uzun bir plana sahip olan bu pubun adı da buradan geliyor. Long Hall nefis ahşap oymalı barı ve zarif avizeleriyle insanın gözünü okşuyor.
 
Long Hall'da henüz gecenin başı
Bu geceden alınan en önemli derslerden biri de “asla bu kadar İrlanda içkisini birbirine karıştırma” oldu, bu gerçeği anlamam sabah saatlerini buluyor tabii...

DUBLİN’DE SAKİN BİR PAZAR SABAHI

Brunch @ Bibi's
Sabah bir kısmımız yogaya, bir kısmımız koşmaya gidiyoruz... Sonra kanal kenarından uzun bir yürüyüşle Portobello Road’a geliyoruz, burası şehir merkezinden uzak bir mahalle ancak yeni yeni canlanmaya başlamış. Şirin iki katlı müstakil evler, renkli kapılarıyla sağlı sollu sıralanmış; arada çok hoş kafeler ve bugün Pazar olduğu için brunch yapan insanlar var. Hava dışarıda oturulabilecek kadar sıcak... Biz de brunch için buradaki en hoş kafelerden biri olan Bibis’i seçiyoruz ve dışarıdaki bir masaya kuruluyoruz. Bu hayatımın en unutulmaz lezzetteki brunchlarından biri oluyor. Ismarladığım yumurta öyle farklı ve lezzetli ki; anlatması oldukça zor ama deneyeceğim. Altında kremamsı balkabakları, üzerinde iki adet nefis poşe yumurta, onunda üzerinde sarmısaklı yoğurt ve son derece acı, koyu kırmızı renkte “chilie” biberi parçaları... Hayatta aklıma gelmeyecek bir kombinasyon, dehşetli bir lezzet...

Mükemmel balkabaklı poşe yumurta @ Bibi's

Bunun üzerine de kahveyle nefis fıstık ezmeli brownieler paylaşarak, bu uzun Pazar brunchunu taçlandırıyoruz.

Bu kadar yemekten sonra, günün geri kalanını şehir merkezine gidip yürüyerek geçirmeye karar veriyoruz. Dublin kalesi, Grafton caddesi civarındaki minik sokaklar ve İrlanda el sanatı ürünleri satan eşsiz dükkanlar arasında zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyoruz bile... Akşam üzeri eve doğru yürürken Merrion Meydan’ından geçiyoruz. Burası Dublin’in en önemli meydanlarından biri; İrlanda Parlementosu, National Museum ve National Gallery burada... Ve Dublin’in diğer bir önemli oteli “The Merrion” da burada... Günümüzde şehre gelen birçok ünlüyü ağırlayan bu otel aynı zamanda şehrin tek Michelin yıldızlı restoranı Patrick Gilbaud’a da ev sahipliği yapıyor. Biz de barına gidiyoruz, şömine karşısındaki rahat koltuklara kurulup birer viski ile giden günü uğurluyoruz.

YENİ GÜN, MERRION SQUARE PARK VE OSCAR WILDE

Bugün Pazartesi, günü Okan’la baş başa geçireceğiz. Hava güzel bu nedenle biz de evden çıkıp yürüyerek merkeze gitmeye karar veriyoruz.

Merrion Square Park
Merrion meydanından geçerken buradaki parka uğruyoruz, zira bu park Oscar Wilde sevenler için önemli... Wilde  bu parkın karşısındaki bir evde yaşamış ve parkta güzel bir heykeli bulunuyor. Bu heykel aynı zamanda şehrin renkli taşlarla yapılmış tek heykeli; parkın köşesinde kayaların üzerine oturmuş, bir zamanlar yaşadığı evine doğru bakıyor; yeşil ceketi ve siyah ayakkabıları ile çok tatlı görünüyor gerçekten; elinde vazgeçemediği piposu da varmış ama maalesef çalınmış... Dublin’in tüm parklarında olduğu gibi burası da öyle “nemli, yeşil ve sakin”  ki insan meditasyon yapmış kadar dingin hissediyor gezerken...

Parktaki Oscar Wilde heykeli


VIKING SPLASH TOURS VE PIG’S EAR

St Stephan’s Green isimli bir diğer parkın önünden geçerken bir çok şehir turuna rastlıyoruz. Normalde bu tür şehir turlarına şüphe ile yaklaşan ben, daha önce bir başka sevgili arkadaşım Özge’den methini duyduğum “Viking Splash Tours”u ve Viking şapkalı adamı görünce bu tura katılmak için dayanılmaz bir istek duyuyorum... Öğleden sonra için bir rezervasyon yaptırıyoruz ve zil çalan karnımızın bizi götürdüğü yere doğru savruluyoruz.
İrlanda’da iyi restoranlar uygun fiyatlı öğlen menüleriyle meşhur, biz de bunu değerlendirip, öğle yemeğini Trinity College’e yukardan bakan meşhur Pig’s Ear isimli restoranda yemeye karar veriyoruz. Sonuç olarak buz gibi birer kadeh Sauvignon Blanc eşliğinde nefis bir İrlanda somonundan oluşan antre ve balık ağırlıklı bir ana yemek bu güzel güne lezzet katıyor... Burada yediğimiz en ilginç ve lezzetli şey ise “soda bread ice cream ve honey comb biscuits” oldu; yani  sodalı ekmek dondurması ve bal peteği bisküvileri... İlginç değil mi? Bir o kadar da lezzetli...

Viking Splash Tour'un amfibik deniz aracı

Viking Splash Tour zamanı geliyor. Bu turu size şöyle anlatayım; sarı gemi şeklinde bir otobüs düşünün; aslında bu amfibik bir çıkarma aracı; hem denizde hem de karada gidebiliyor. Aracı Viking kılığında oldukça komik bir adam kullanıyor, tahminimce kendisi tiyatrocu... Hepimiz Viking şapkalarımızı takıyoruz, etrafta gördüğümüz herkes Keltmiş meğer; otobüs dolusu onca adam yolda giderken onlara sinsice yaklaşıp, aniden bağırıyoruz (çoğu kişi boş bulunup korkuyor; özellikle de Amerikalı turistler). Geri kalan zamanda ise rehber  geçtiğimiz yerleri anlatıyor. Kamil’in de evinin bulunduğu Docklands’e gelince araç kanala giriyor ve tur kanalda devam ediyor. Oldukça eğlenceli ve sıra dışı bir tur...

AYRILMAZ İKİLİ: BONO VE DUBLİN

İyi bir Dublinli olmanın en önemli şartı her koşulda Bono ile dalga geçmek sanırım... Tur boyunca her fırsatta laf dönüp dolaşıp Bono’ya geliyor.
Bu çılgın tur sonrasında kendimizi Dublin’in diğer bir önemli pubu olan Kehoes’de birer Guinness ile ödüllendiriyoruz.

YAĞMURLU BİR GÜNDE KILMAINHAM HAPİSHANESİ

Yeni gün yağmurla geldi, bu öyle bir yağmur ki; şemsiyeyle korunmak neredeyse olanaksız ve oldukça anlamsız. Sanki bir bulutun içinde yürüyormuş gibi hissediyorsunuz, her tarafınız minik minik ıslanıyor.

Bugünkü planımız İrlanda tarihinin en önemli mekanlarından biri Kilmainham hapishanesini ziyaret etmek. Buraya Luas adı verilen tramvayla gideceğiz ancak hangi durakta ineceğimizi anlamamız epeyi zaman alıyor.. Tatilin başından beri yaşadığımız ilk aksan sorununu da bu esnada yaşıyoruz. Tramvay durağındaki görevliye Kilmainham hapishanesi için hangi durakta ineceğimizi soruyorum, vurgularından anladığım kadarıyla adamcağız uzun uzun tarif ediyor ancak bu tariften tek bir kelime dahi anlayamıyoruz. Teşekkür edip uzaklaşıyoruz ve yeni birine soruyoruz. Sonunda durağı keşfediyoruz; “Suir”...

Hapishane gezmek zaten başlı başına üzücü bir durum ve bu üzücü olaylarla dolu bir tarihle birleştiğinde iyice içinden çıkılmaz bir duygu durumu yaratıyor insanda... Batı kanadı yani, ilk inşa edilen orijinal kısım bir zamanlar öyle kalabalık olmuş ki bazı mahkumları Avustralya’ya göndermişler. Özellikle İrlanda tarihinin en üzücü olaylarından biri olan “potato famine” (yani patates kıtlığı) döneminde yemek çalmak ya da dilenmek gibi suçlardan binlerce insan yatmış burada; bazıları için ise bu hapishane yemek bulabilecekleri güvenli bir yer olması açısından cazip olmuş. 5 yaşındaki çocuklar bile yemek çalmak ve dilenmek gibi suçlardan burada hapis yatmış.

Bunların yanı sıra İrlanda bağımsızlık mücadelesinin ateşini yakan hikâyeler de hep bu hapishanede geçmiş. Özellikle mücadeleyi ilk başlatan Robert Emmett’in kafasının kesilip, cesedinin hapishane dışına asılması -ki aslında bu yolla destekçilerinin gelip cesedi alırken, onları tuzağa düşürüp yakalayabileceklerini düşünmüşler...

Hapisanenin filmlere konu olan Viktoryen bölümü


Hapishanenin daha önce bazı filmlerde de gördüğümüz modern Viktoryen kısmı ise çağının ilerisinde birçok sisteme sahip olsa da bu kısım da özellikle bağımsızlık mücadelesi döneminde bir çok önemli olaya şahit olmuş.
Bunlardan en önemlisi de 1916’daki Paskalya ayaklanması sonrasında kurşuna dizilen 16 kişi ve her birinin son saatlerinde yaşadıkları... Aralarında idam edilmeden önce evlenen bile var... Görünüşe göre bu 16 genç idam edilmeseymiş, bağımsızlık fikri hiçbir zaman halk tarafından böylesi bir destek görmeyebilirmiş.

Bütün bu hikayeyi anlatan Michael Collins isimli film hapishane gezisi boyunca hep aklımın bir köşesinde, zaten filmin bu hapishanede geçen kısmı da, gerçekten burada çekilmiş. IRA’nın kuruluş hikayesini, kurucusu Michael Collins’in hayat hikayesi içinde veren bu filmde, aslında bağımsızlık mücadelesinin iki liderinin arasındaki çekişmenin sonucunda politikacı olan liderin; idealist ve asker karakterli olan lideri nasıl harcadığı anlatılıyordu. Bu çok bildik bir hikaye aslında... Bana Che’nin hikayesini anımsattı...

GUINNESS İÇİN HARİKA BİR GÜN; SLAINTE!

Guinness'in eski kampanyalarından biri
Okan için bu tatilin en önemli anı gelip çatıyor; Guinness Storehouse ziyareti...
Dev bir fabrika binası ve etrafında geleneksel giyimli faytoncuların sürdüğü, çeşitli publara ait son derece geleneksel ve şık görünen faytonlar park etmiş, birilerini bekliyor. Bu eski fabrika, yeni müze daha kapısından girmeden bir harikalar diyarı havası yaratmış bile...


Biraz uzaktan bakıldığında dev bir Guinness bardağı (pint) şeklinde görünen bina 1904’ten 1988’e kadar Guinness fabrikası olarak hizmet vermiş, bugün ise İrlanda’nın simge içkisi Guinness’e adanmış ve onun 250 yıllık zengin hikâyesini anlatan bir müzeye dönüştürülmüş. Dublin’in simge binalarından biri olduğu rahatlıkla söylenebilir. Aslında kendilerine müze demek yerine çağın yeni akımına uyarak, “ziyaretçilerine bu meşhur biranın yapımına ve tarihine adanmış bir deneyim” sunduklarını ifade ediyorlar ve 7 kat boyunca Guinness’le ilgili aklınıza gelen gelmeyen bir çok hikaye anlatıyorlar, hatta bazı katlardaki aktivitelere katılabiliyorsunuz.

Guinness Storehouse'tan bir enstantane
”Bir bira hakkında ne anlatılabilir ki” diye düşünenler olabilir. Özellikle de böyle düşünenlerin görmesi gereken bir yer bence ve tabii pazarlama ile ilgilenen kimseler için de son derece ilham verici bir müze burası...
-1. Katta binanın tarihine ait parçalar, fotoğraflar var; ancak tipik bir ziyaret giriş katından başlıyor, burada hammaddeleri ve kaynaklarını anlatıyor; 1. Katta mayalanma süreci anlatıldıktan sonra tadım yapılıyor; 2. Katta bence Guinness’i Guinness yapan en önemli unsur, yani “pazarlama” anlatılıyor ve bu kat gerçekten çok zengin ve etkileyici; 3. Katta Guinness’te çalışmış herkesin kayıtlarını bulabildiğiniz bir bölüm var, eğer Guinness’te çalışmış bir akrabanız varsa burası ilginç olabilir; bunun dışında sponsorluklarla ilgili filmleri izleyebilir ve interaktif bir test olan “drink IQ” ya katılabilirsiniz.; 4. katta kendi Guinness’inizi doldurmayı deneyebilir (ki bu biraz alışkanlık gerektiren bir aktivite) ya da interaktif Guinness haritasına mesaj bırakarak, Guinness komünitesine üye olabilirsiniz; 5. Katta Guinness’le hazırlanan tarifleri inceleyebilir ve deneyebilirsiniz. En üst katta ise Gravity Bar’da, 360 derece Dublin manzarasına karşı mükemmel birer Guinness yuvarlayabilirsiniz.
Okan ve Guinness'i
Biz de, tabi, bu kadar yoğun pazarlamaya maruz kaldıktan sonra gereğini yaparak, puslu Dublin’e karşı Guinness’lerimizi yudumluyoruz.

FRENCH PARADOX’TA TATLI BİR AKŞAM YEMEĞİ

Akşam Kamiller ile French Paradox isimli harika bir restoranda buluşacağız. Burası tüm şarap severleri heyecanlandıracak harika bir konsepte sahip. Burada bir tadım menüsü ısmarlayarak, bir çok şarabın minik tadım boylarından deneyebiliyorsunuz. Daha sonra beğendiğiniz bir tanesinden bir şişe söyleyebilirsiniz. Tadım menüsü değişebiliyor, yani bir sonraki gelişinizde bambaşka şaraplar tadabilirsiniz. Tadım menüsünün haricinde de oldukça zengin bir şarap menüsüne sahip burası. Yiyecek olarak ise şaraba eşlik edecek her şey mevcut; Meşhur Fransız kaz ciğerinin (fois gras) en güzel örneklerine ayrılmış ayrı bir bölüm var menüde, bunun dışında salatalar, peynir ve şarküteri tabakları ve normal yemek yemek isteyenler için de günün menüsü var.
Ve her şey son derece lezzetli...


French Paradox eve çok yakın olduğundan yemekten sonra yürüyerek eve dönmeye karar veriyoruz, yolda da mahalle pubuna uğrayıp başka arkadaşlarımızı görmeyi de ihmal etmiyoruz. Sonuçta yüksek tavanlı mahalle pubunda, şöminenin karşısında nefis bir gece kapanışı oluyor bu...
Mahalle pubunda biz

SON SÖZ

Yarın İrlanda’nın Batı sahilini görmek üzere yola çıkıyoruz. Bunu ayrı bir yazıda paylaşacağım.

Ancak her zaman yaptığım gibi, bu yazıyı bitirmeden önce Dublin hakkında küçük bir toparlama yapmak istiyorum. Yakın zamana kadar siyasi iç karışıklıklar  ve bozuk ekonomiyle boğuşan bir ülkenin başkenti Dublin ancak yakın  geçmişte kalan olumsuzlukların izlerine pek fazla rastlamıyorsunuz. Aksine dünyanın en dost canlısı, sorunsuz ve en samimi milletini görüyorsunuz sokaklarda ve İrlandalılarla sohbetler doğal gelişiyor kendiliğinden... Geçmişte nasıl bir iç savaş çıkmış olabileceğini de bir türlü anlayamıyorsunuz.

Bunun dışında kültür dolu, yemyeşil bir başkent Dublin... Her köşesi bir hikaye barındırıyor. Sokaklarında nefes aldığınızı hissediyorsunuz.

Son yıllarda özellikle internet sektörü ile ilgili Google, Facebook, Twitter gibi çok önemli yatırımları kendine çekmiş olduğu için genç ve uluslararası bir nüfusu da içinde barındırıyor... Bu da şehre ayrı bir ruh katmış. Ayrıca gastronomik açıdan beklenmeyecek kadar zengin bir şehir, yediğimiz her şey yerel, taze ve çok lezzetliydi.

Hayatımda ilk defa bir şehirden dönerken “burada yaşamak isterdim” diyerek dönüyorum, belki en yakın arkadaşım burada yaşadığı için de böyle hissetmiş olabilirim ama işte tam olarak bunu düşünüyorum.

*Bu yazıdaki bazı fotoğraflar sevgili arkadaşım Özge Mumcu'nun arşivinden alınmıştır. Kendisine ve bu keyifli anları paylaştığımız Kamil Tavas ve Gerard James'e sonsuz teşekkürler...


ADRESLER:

Aşağıda adresini vereceğim iki otel şehrin en eski ve en iyi otelleri... Her ikisinin de harika barları var. 5 çayı ya da birer akşam üzeri içkisi için harikalar...

THE SHELBOURNE HOTEL
27 St Stephen’s Green
+353 1 6634500

THE MERRION
Upper Merrion Street Dublin 2
+353 1 6030600

RESTORAN / KAFE:

BIBI’S CAFE (Mükemmel bir brunch için)
14b Emorville Avenue, Dublin 8
+353 1 4547421
BRASSERIE SIXTY 6
66-67 South Great Georges Street, Dublin 2
+353 1 4005878

THE PIG’S EAR
4 Nassau Street Dublin 2
+353 1 6703865

THE FRENCH PARADOX      
53 Shelbourne Road
Ballsbridge Dublin 4

ALIŞVERİŞ:
AVOCA (Sevimli bir İrlanda el sanatları dükkanı)
11-13 Suffolk Street Dublin 2
+353 1 6774215

GELENEKSEL PUBLAR İÇİNDEN BİRKAÇ İYİ ÖRNEK:

LONG HALL
51, South Great George Street

KEHOE’S
9 South Anne Street

STAG’S HEAD
1 Dame Ct