14 Nisan 2015 Salı

JAIPUR: PEMBE DANTELDEN "FRAPAN" BİR ŞEHİR

Racastan eyaletinin başkenti Jaipur; fosforlu renkleri, acı yemekleri, sonsuz gülümseyen insanlarıyla Hindistan'ın en keyifli yerlerinden biri

AGRA’DAN, JAIPUR’A
Beni takip edenler bilirler, araba yolculuklarına bayılırım ve dünyanın neresine gidersem gideyim, araya küçük de olsa, mutlaka bir araba yolculuğu sıkıştırmaya çalışırım. İşte bugün Hindistan’daki en uzun araba yolculuğunu yapmayı planladığımız gün...
Ashok'un minik Ganesh heykeli ve yoldan bir manzara
Sevgili şoförümüz Ashok’la çıktığımız bu yolculuk bize bu seyahatin en unutulmaz anlarını sunuyor; özellikle “frapan” Racastan eyaletine geçtikten sonra, manzaramız tuhaf, göz alıcı ve muhteşem bir hale bürünüyor.
 
Yolun ortasında yürüyen satıcıya dikkat!?
Çeşit çeşit insanlar, değişik hayvanlar, içi tıka basa dolu minik arabalar, yol kenarlarında ve arabalardan uçuşan fosforlu sariler; elinde çuvalı yol kenarında otobüs beklemekte olan bir kobracı, develer, maymunlar, üzeri içinden daha kalabalık yolcu otobüsleri; Racastan’da olduğumuzu bize haber veren fosforlu turban takan esmer ve bıyıklı adamlar; arkasında “Blow Horn” yani “Korna Çal” yazan süslü ve rengarenk dev kamyonlar; bir motosiklete beş-altı kişi binen aileler... Bunlar gördüğüm yüzlerce ilginç enstantaneden aklımda kalanlar... Ve bu anlattıklarım tek tek gördüğümüz şeyler değil; her şey sürekli ve aynı anda, insanın başını döndüren bir hızda gerçekleşiyor.
Yol kenarında turuncu örtülü kadınlar
YOLDA ANTİK TAPINAK MOLASI; CHAND BAORI
Gün batımına doğru, kadınların kafalarına çok parlak turuncu renkte şifon bir örtü taktıkları, bir takım köylerin içinden geçerek, antik Hindu Tapınağı Chand Baori’ye varıyoruz.

Burada bizi profesör tipli, kibar rehberimiz Narendra karşılıyor, tanışıyoruz ve tapınağın olduğu tarafa doğru yürüyoruz. İçeri girerken küçük bir Hanuman tapınağının kenarında dua eden yaşlı bir kadın, alnımıza bir baharat ile turuncu birer nokta konduruyor, burnumda baharat kokularıyla kapıdan geçiyorum.
Açıkçası Chand Baori’ye gelene kadar ne ile karşılaşacağımı bilmiyorum, hakkında çok fazla bilgi bulabildiğiniz bir yer değil burası...
Chand Baori'nin etrafındaki duvarlar
Bu antik tapınağı gördüğümdeki ilk tepkim; “Güney Amerika’daki Maya piramitlerinin tam tersi” olduğunu söylemek oluyor. Şöyle ki; basamaklı bir piramit olarak yukarı uzanmak yerine; aynı şekilde basamakları olan ters piramit şeklinde bir havuz gibi, yerin altına, aşağıya uzanıyor ve bir sarnıç mantığında içeriye yağmur sularını biriktiriyor. Bugün inmek yasak olsa da; basamaklarla aşağı doğru inildikçe zamanında insanların suyun yarattığı serinlikle rahatça oturmaları için çeşitli platformlar yapılmış. Yani sadece bir tapınak değil; aynı zamanda insanların bir araya gelip serin serin oturabilecekleri bir sosyal mekan olarak düşünülmüş... Daha önce hiç görmediğim tarzda etkileyici bir yapı...
 
Chand Baori
Bir zamanlar, her tarafı Hindu inanışına özgü kabartma ve heykellerle dolu olan bu tapınağın heykelleri, bölgeye yapılan yüzlerce Müslüman akınlarının birinde, Gazneli Mahmut ve ordusu tarafından kırılmış. Ama sanki geçmişin tüm enerjisini içinde biriktirmiş gibi görünen, bu inanılmaz yapı, kırık dökük de olsa, bugün hala güzelliğini koruyor...

Chand Baori'den kurtulan bir heykel

Diğer etkileyici olan ise; bu tapınağın kırık dökük taşlarından, zaman içinde bunun yanına başka bir tapınak yapmış olmaları... Derme çatma da olsa, gün batımında büyüleyici görünen, bu ikinci tapınak bugün aktif olarak kullanılıyor.
Bu güzel gün batımında burada olup, bu manzaraları seyretmek bana; yıkıp-dökmenin hiçbir inanç ya da düşünceyi yok etmediği gibi; insanoğlunun her zaman, yıkıntılardan bile olsa inancının ya da düşüncesinin gereğini yeniden inşa edip, aynı şekilde yaşamına devam ettiğini düşündürüyor.
Chand Baori'nin yanında, onun kırık taşlarından yapılmış ikinci tapınak
HİNDUİZM HAKKINDA VE BİRLA TAPINAĞI
Bu arada Narendra tapınağın bir köşesinde durup, bize 3 dakikada Hinduizm’in inanç sistemini anlatıyor. Buna göre; aslında Hinduizm de tek yaratana inanıyor ve bu yaratıcı tanrının adı Brahma. Hinduların taptığı kişiselleştirilmiş bütün tanrılar, Brahma’nın birer parçası, uzantısı ya da yansıması olarak düşünülebilir. Bu hikayede ilginç olan bir nokta da; Brahma dahil, bütün tanrıların yaratıcı güç elde edebilmek için kadınlarına ihtiyaç duymaları...

Bunun dışında bütün Hinduların inandığı bir de üçlü tanrı inancı var; burada yaratıcı Brahma ancak yaratabilmek için karısı Sarasvati’ye ihtiyacı var; koruyucu Vişnu onun da işlev kazanabilmesi için karısı Lakshmi var; yıkıcı ve yeniden yaratıcı Şiva’nın da ona güç katan karısı Parvati var... Ve bu üçlü inancı bir başlangıç olarak alırsak; buradan yola çıkarak, Hindu inancında bulunan 330 milyon tanrı yavaş yavaş bu hikayede kendilerine bir yer buluyorlar.
Narendra’ya “neden 330 milyon?” diye sorduğumuzda; bize “muhtemelen o zamanlar dünya nüfusu 330 milyondu” diye bir tahmin yürütüyor. Yani Hinduizm de her insanın kendi yaratıcı gücüyle, tanrının dünyadaki bir yansıması olduğuna inanıyor.

Narendra’nın harika hikayeleri eşliğinde arabamıza  atlayıp, Jaipur’a doğru yola çıkıyoruz. Yol oldukça uzun ve hava kararmaya başlamış olmasına rağmen, yolculuğun nasıl geçtiğini anlamıyoruz bile...

Yol boyunca kendisi ile konuştuğumuz konular arasında ayurveda, kamasutra, Hinduizm’in Budizm’e bakışı, Hint feng shuisi olarak tanımlanabilecek vastu shastra ve kast sistemi sayılabilir. Hepsi de, antik bilgiler içeren ve Hindu felsefesinin içinden çıkan bu konular başka yazıların konusu gibi görünse de, Hindistan ile ilgili yazılarımın içinde zaman zaman hepsinden parçalar bulabileceksiniz.

Jaipur’a geliyoruz ve günün son durağı, 1980’lerde inşa edilen Birla tapınağı... Modern zamanda yapılmış olmasına rağmen, bembeyaz mermerden çok şık bir tapınak burası... Gece sarı ışıklarla aydınlatılıyor ve inci gibi parlıyor... Tapınağa yaklaştığımızda, Narendra bizi durdurup, Birla tapınağı üzerinde göstererek, Hindu tapınaklarının şeklinin ne ifade ettiği ile ilgili biraz bilgi veriyor. Buna göre tapınağa yandan bakıldığında dizlerini kırmış şekilde, yerde oturan bir kadın silueti görüyorsunuz. İlk ve en yüksek kubbe, kadının kafasını; ikinci yükselti, kadının kırılmış dizlerini temsil ediyor. Tapınağın kapısı ve içeri girilen kısmı ise kadının rahminin olduğu seviyeye yerleştiriliyor, çünkü kadın rahmi hayat veren...
Birla Tapınağı /Jaipur
Birla’nın en önemli özelliği içinde dünyadaki bütün inanışların kurucu ya da peygamberlerinin; önemli filozofların heykel veya kabartmalarının bulunması; Hz.İsa’dan, Budha’ya; Sokrates’den, Hz. Musa’ya dünya düşünce tarihinin tüm önemli karakterleri bu tapınakta bir köşeye konulmuş. Resminin yapılmasının yasak olması nedeniyle; Hz. Muhammed burada bulunmuyor, ama bu durum onu kabul etmedikleri anlamına gelmiyor. Böyle bir mekanı görüp de hayran olmamak elde değil, tüm inançlarla barış içinde, asimile etme derdinde olmayan bir bakış açısının ürünü bu tapınak... John Lennon görseydi, çok hoşuna gideceğine eminim...

HAVA MAHAL
Ertesi güne, erkenden dört bir yanımızda kaval çalmakta olan kobracılarla birlikte, Janpath çarşısının ortasında yükselen ve pembe bir bal peteğini andıran saray; Hava Mahal’in önünde başlıyoruz.
Hava Mahal
Hava Mahal, soylu kadınların dantel gibi işlenmiş, incecik mermer pencerelerin arkasından halka görünmeden, dışarıyı izleyebilmeleri için yapılmış, şık bir saray… Dışarıdan bile bir biblo gibi güzel görünen Hava Mahal’in en üst katından görünen şehir sarayı ve Jantar Mantar manzarası paha biçilmez...

AMBER KALESİ
Vakit kaybetmeden Amber Kalesine geliyoruz, güne bu kadar erken başlamamızın asıl sebebi, tepedeki kaleye fillerle çıkmak istememiz ve bunu yapmak için erkenden gidip, sıraya girme gerekliliği…

Sıraya doğru yürürken, önümüzü kesen onlarca satıcı ve kobracılardan kurtulmayı başarıyoruz ama köprünün üzerinden bize doğru yürümekte olan yavru filin sevimliliğine yeniliyoruz. Burnunun üstünü sevip, kendisiyle biraz oynadıktan ve fotoğraflar çektikten sonra filin sahibine biraz para veriyoruz. Bu oldukça yaygın bir adet… Hindistan’da fotoğrafını çektiğiniz, nefes alan her şeye bahşiş veriyorsunuz, ya da hızlı kaçmanız lazım. Fil sırası beklerken yine rengarenk sariler giymiş, çöpçü kadınlar iş başında; fotoğraflarını çeken turistlere yaklaşıp, bizim için tanıdık bir hareket olan, işaret ve baş parmaklarını birbirlerine sürterek para istiyorlar ve siz verene kadar da gitmiyorlar…
 
Amber Kalesi bahçıvanı 
Eğlenceli ve nispeten kısa bir bekleyiş sonrası bizim için iki fil geliyor. Birine annemi ve babamı baş başa bindirdikten sonra, ben de tek başıma bir başkasına biniyorum … Benim fil hızlı hızlı önce annemleri geçiyor, sonra herkesi bir bir geçiyor. Bu arada hızlı hareket ettiği için ben de üzerinde tuzluk gibi, bir o yana, bir bu yana sallanıyorum, az sonra kalenin kapısından giriyoruz… Dev meydana filin sırtında girip, davul sesleriyle karşılanınca iyice havaya giriyorum… Bu arada benim fil jokeyi de çılgınca bahşiş derdinde, inerken kendisine 50 Rp (1 Dolardan az) bahşiş verip, iniyorum. Etrafımdan filler dönüp dururken, ben de bir süre bu harika meydanın tadını çıkarıyorum… Ancak bizimkiler ortada yok; 15 dakika sonra annemle babamı taşıyan fil, isteksizce meydana giriyor; bizimkilerin keyfi çok yerinde, yan fillerle kamera değiş-tokuşu filan yapıyorlar. Meğer Amber’in en tembel filini bulmuşlar; öyle ki fil meydanda bile 3-4 file yol veriyor.
 
İşte Amber Kalesinin en tembel fili
Bu keyifli deneyim sonrasında, yine Narendra’nın güzel hikayeleri eşliğinde Amber kalesini gezmeye koyuluyoruz. Burası şimdiye kadarkilerin en güzeli; dantel gibi mermer pencerelerden içeri sızan altın güneş, etrafta uçuşan sariler, aşağıdaki gölde bir yemyeşil ada gibi duran bahçe; başlı başına bir sanat eseri gibi olan aynalı oda…
Dünyada çöçülerin böyle giyindiği bir ülke olduğunu bilmek bile güzel...
En unutamadığım ise göle bakan ve dantel gibi mermer pencereleri olan küçük oda… Sanki bu oda öne doğru çıkmış ve havada duruyor gibi, pencerelerinden aşağıdaki göl ve ortasındaki bahçeyi görüyorsunuz; kafanızı kaldırdığınızda karşıdaki dağlar ve onları çeviren surlar göze çarpıyor. Solumuzdaki pencereden dışarı bakınca, binanın pervazına yapışık dev arı kovanları dikkatimizi çekiyor; Narendra oradaki balların asla toplanmadığını; bu kovanların belki de yüzlerce yıldır orada olduğunu söylüyor.
 
Amber kalesinin pervazlarında yüzlerce yıllık kovanlar
Amber Kalesi, başkent Jaipur’a taşınmadan önce, Rajput hanedanlığı tarafından yönetilmiş. Bu hanedanlığın en önemli özelliği evlilik yoluyla, özellikle Babür’le çok sıkı bir ilişki kurmuş ve hep barış içinde yaşamış olması, hatta Akbar’ın meşhur Hindu eşi de bu ailenin kızı... Genellikle barış içinde yaşamış olmaları sebebiyle kale hiç zarar görmemiş ve iyi korunmuş, aynı zamanda gerçekten çok keyifli, güzel ve zarif bir yer...

Amber Kalesinden bir detay
Kaleden çıkarken yol boyunca yine birçok kobra oynatıcısı görüyoruz. Kobra aslında kendisine doğru çalınan kavalı, kendisine saldıran bir başka yılan olarak algıladığından, doğada da kendini korumak için yaptığı, saldırı dansını yapıyor. Yani konunun müzikten çok, kavalın hareketi ve şekliyle ilgisi var... İzlemesi oldukça ilginç...


JAL MAHAL
Amber kalesinden çıkınca, Amber ile Jaipur arasındaki Man Sagar gölünde bulunan yazlık saray “Jal Mahal” yani Su Sarayına gidiyoruz. Racastan bölgesinde örnekleri sıklıkla görülen, Rajput ve Mughal mimarilerinin karışımının iyi bir örneği olan bu saray, adını gölünün ortasında bulunmasından alıyor. Zarif endamıyla boy gösteren bu şık yazlık saray; biz oradayken ziyarete kapalıydı, ama her zaman kıyıdan bir sandal kiralayarak, sarayı daha yakından görmek mümkün... İçine girilmemesi sebebiyle, biz de bir çok seyyar satıcı ve çeşit çeşit insan manzaralarıyla dolu yürüme yolunda yürüyerek, bu güzel sarayı yalnızca kıyıdan izlemekle yetiniyoruz.
Jal Mahal
JAIPUR ŞEHİR SARAYI VE SÖMÜRGE DÖNEMİNDEN HİKAYELER
Jaipur’a geri dönüyoruz, şehir bayram havasına iyiden iyiye kendini kaptırmış durumda; her yer boya satan rengarenk tezgahlarla dolu; daha erken olmasına rağmen etrafta itinayla balonlara boyalı sular dolduran ya da şimdiden birbirine boya atan çocuklar türemeye başlamış bile; uzaktaki aileler birleşmiş, müzeler kalabalık aile gruplarıyla dolu...
Jaipur’da erkeklerin taktığı fosforlu renkteki turbanlar çok fotojenik. Aynı zamanda bayram olduğu için herkes en şık kıyafetlerini giymiş, etrafta dikiliyor ve fotoğraflarını çektiğinizde sizden para isteyebiliyorlar.
Kendi hallerinde dans edip, eğlenen bir grup...

Jaipur şehir sarayına geliyoruz, içerideki avluda Holi festivaline özel bir şarkıyı çalıp-söyleyerek, dans eden bir grup pembe türbanlı adam bütün ilgiyi üzerlerine çekmiş durumda. Bir süre onları izliyoruz... Tamamen kendilerinden geçerek, büyük bir keyifle dans ediyorlar, Holi ruhu da tam olarak böyle bir şey diyor Narendra; senede bir kere yiyip, içip, biraz kendimizden geçip, gerçekten kendimizi bıraktığımız, gerçek bir bayram...

Dans bitince sarayın içine doğru ilerliyoruz. Burası bir kaç bölümden oluşan bir saray kompleksi olarak Jaipur’un ortasında yükseliyor. Halen büyük bölümü Rajput ailesi tarafından kullanılan bu saray, içindeki yaşam günümüze kadar ulaştığından, bundan önce gördüklerimizle kıyaslandığında, daha modern ihtiyaçlara göre düzenlenmiş... Mimarisi Rajput, Mughal ve Avrupa’dan etkilerle şekillenmiş bir füzyon olarak tanımlanabilir. Burada görülecek en çarpıcı kısım; iç avluda dört mevsimi simgeleyen, her biri birbirinden farklı dört kapı... Her bir kapının bir konsepti var; tavus kuşu, lotus, gül ve papağan... İçlerinde en meşhuru ise sonbaharı simgeleyen tavus kuşu kapısı...
Tavus kuşu kapısından bir detay
Gül kapısı
Sarayı dolaşırken onlarca hikaye anlatıyor Narendra, keşke sayfalar yetse de bunların her birini buradan sizlerle paylaşabilsem... Mesela, İngilizlerin Hindistan’ı ele geçirirken, Racaları nasıl manipüle ettiklerine dair birbirinden hoş hikayeler var... Ama küçücük bir özet yapacak olursak, İngilizler Hindistan’ın birbirinden farklı bölgelerini daha kolay yönetmek için, racaları bir fırsat gibi görmüşler. “Siz raca değil “maha*-raca” sınız” gibi bir söylemle, racalar için yepyeni unvanlar ve bir sürü madalyalar icat edip, onları bir İngiliz asilini donatır gibi donatmışlar. Bu yöntemlerle, biraz gözlerini boyamış ve böylece iş birliği yapmalarını sağlamışlar... Hindistan’ı sömürdükleri dönem boyunca, bütün bu saraylarda ihtişam içinde ağırlanmış ve özellikle racalarla sıkı ilişkiler kurarak çok daha etkin bir şekilde Hint halkını “tatlı tatlı!” sömürmüşler... Şimdi bir Hintliye sorduğunuzda; hayatımızda hiçbir zaman, İngilizler 1947’de çekildiği zamanki kadar fakir olmadık, diyorlar. Açıkça belli etmeseler de, İngilizlere karşı pek hoş bakmadıkları her fırsatta hissediliyor.

*Racaları biz de “mihrace” olarak tanıyoruz, ancak Hintçede “büyük” anlamına gelen “maha” eklemesi, raca kelimesinin önüne, sadece İngilizler zamanında eklenmiş.

MİHRACE JAI SINGH VE ROLLS-ROYCE
Racalar demişken, İngilizlerin Hindistan’ı yönettiği dönemden, çok hoşuma giden bir hikayeyi paylaşmak istiyorum;

Racastan Mihracesi Jai Singh, İngiltere’ye gidiyor, günün sonunda toplantıları bitince, sıradan kıyafetlerini giyip, Londra sokaklarında yürüyüşe çıkıyor... Çok geçmeden bir Rolls Royce mağazasının vitrininde duran, son model arabaları görüyor ve çok beğeniyor. Arabanın fiyatını sormak için Rolls-Royce mağazasına giriyor. Ancak satıcı Mihracenin kıyafetini beğenmiyor ve bu arabaların kendisine uygun olmadığını, söyleyerek onu biraz aşağılıyor. Mihrace uzatmadan dükkandan çıkıyor. Oteline dönünce, adamlarına Rolls-Royce genel müdürlüğünü arattırarak, son çıkan modelden birkaç adet almak istediklerini iletiyor. Rolls-Royce genel müdüründen müthiş bir iltifat görerek, bir gün önce neredeyse kovulduğu, o mağazaya karşılama törenleri eşliğinde geri dönüyor; son çıkan modelden altı adet satın alıyor ve Hindistan’a dönüyor. Bu arada arabalarını da hemen bir gemiye yükleyip, peşinden gönderiyorlar.
Rolls-Royce’lar gemiden iner inmez, Mihrace’nin emriyle önlerine birer süpürge takılarak, şehre çöp arabası olarak tahsis ediliyor. Bu olay sadece Hint basınında değil, İngiliz basınında da geniş yer buluyor. Böylece marka ciddi bir prestij kaybına uğruyor ve satışları ciddi şekilde düşüyor. Rolls Royce defalarca özür diliyor ama; Mihrace dünyanın en prestijli arabası Rolls-Royce’un prestijini sağlam bir şekilde sarsmış oluyor.

İngiliz sömürgesi olmak Hindistan’ın zenginliğinden çok şeyler götürmüş olsa bile; kültürünü silememiş. 2015’in global dünyasının penceresinden bakıp da değerlendirirsek; tüm Hint halkı mükemmel İngilizce konuşuyor, hatta bölgesel olarak farklı diller konuşulan bir memleket olduğu için, İngilizce zaman içinde birbirleriyle iletişim kurabilmelerini sağlayan, birleştirici bir dil olmuş. Bugün İngiltere’nin ve dünyanın en iyi okullarında mühendisler ve iş adamları yetiştiriyorlar. Bilişim sektörünü ve uluslararası şirketlerin üst düzey yönetim kadrolarını domine ediyorlar.
Yeni diyeceğim şu ki; başlarına gelen bu talihsiz olayı; bugün avantajlarına çevirerek; adeta küllerinden doğup, dünyada söz sahibi bir millet olmayı başarmışlar.

JANTAR MANTAR
Asıl anlamı “ölçüm cihazı” olsa da; “Jantar Mantar” aslında Hindu dilinde “abraka dabra” anlamında da kullanılıyormuş. Zaten kapıdan içeri girdiğiniz andan itibaren de ikinci anlamına uygun bir “harikalar diyarında” olduğunuzu hissetmemeniz imkansız. Jaipur’u kuran Raca II. Jai Singh, astronomi ve astrolojiye olan tutkusunu; sarayının hemen karşısında bu eşsiz gözlem evini yaparak, ölümsüzleştirmiş. Üstelik bununla da kalmamış Jai Singh, Jaipur’daki muhteşem eserinden sonra, Hindistan’ın farklı bölgelerinde dört farklı gözlem evi daha yaptırmış.
Jantar Mantar'dan bir detay
Jai Singh, Jantar Mantar’ın inşaatına başlamadan önce bu projede görev alacak, farklı alanlarda uzman olan bilim adamlarını, dünyadaki farklı örnekleri ve gelişmeleri öğrenmeleri için, Hindistan dışına gönderecek kadar geniş vizyonlu bir mihraceymiş.
Jantar Mantar'dan bir başka detay
Jantar Mantar 14 farklı cihaza ev sahipliği yapıyor; bunların ikisi farklı boyutlarda ama oldukça geniş kapsamlı güneş saatleri; diğer 12 tanesi ise burçlarla ilgili yıldız pozisyonlarını ölçümleyemeye yarayan cihazlar.

SON SÖZ
Jaipur, şimdiye kadar Hindistan'da gördüğümüz şehirlerinden çok farklı... Bu farkı tek kelimeyle nasıl tarif edebilirim, diye düşündüğümde bütün pozitif anlamlarıyla “frapan” uygun bir sıfat olurmuş gibi gelse de, eksik kalıyor. 
Daha zengin, daha renkli, daha parlak, daha karakterli, daha gösterişli, daha sanatsal, daha keyifli, daha neşeli desem? Tüm bu tabirler doğru olsa da, bu muhteşem şehri tarif etmeye yeterli olmuyor... Jaipur’u tarif etmek için farklı bir kelime icat etmek lazım ya da sadece gidip görmek...

6 Nisan 2015 Pazartesi

AGRA: TAC MAHAL VE DİĞER HARİKALAR



DELHİ’DEN AGRA’YA



Sabah 8.30’da sevgili şoförümüz Ashok bizi otelimizden alıyor. Delhi’den trafik eşliğinde çıkıyoruz, ancak sonrası rahat ve trafiksiz bir otoban... Agra’ya yaklaşık 3 saatlik bir yolumuz var, yol yorgunluğumuz devam etmekte olduğu için, arada uyuklasak da, gözümü her açtığımda renkli manzaralar görüyorum. Arkalarında “Lütfen korna çal” yazan rengarenk kamyonlar favorim...


Esas cümbüş ise; Agra’ya yaklaşınca başlıyor; iki yanımızdaki duvarlarda pembe popolu maymunların oturduğu bir yerden geçiyoruz ve ardından trafik tıkanıyor. Korna sesleri o kadar yoğun ki, neredeyse arabanın içinde birbirimizi duyamıyoruz. Bu sefer pislik ve sefillik ön planda değil, ama çok değişik ve renkli manzaralar var; sağlı sollu çeşitli dükkanlar, dükkanların önünde yerlerde oturup meyve satan insanlar, park halinde renkli düğün arabaları, kaldırımlarda müşterilerini tıraş etmekte olan sokak berberleri, kulak temizleyen adamlar ve tabii yine tüm bu kaosun içinde kusursuz renklere bürünmüş sarili kadınlar...


İTİMAD-UD-DAULAH YA DA “BEBEK TAC”
Biz hayretler içinde çevreyi seyrederken, Ashok, Itimad-ud-Daulah’ın türbesinin önüne park ediyor. Yakınlardaki bir Hindu tapınağından gelen dua sesleri eşliğinde arabadan iniyoruz ve rehberimiz Yogi bizi karşılıyor. Korna ve dua sesleri arasında bağrışarak tanışmaya çalışıyoruz ve doğruca İtimad’ın türbesine yürüyoruz. Ana kapıdan içeri girdiğimizde artık korna seslerini duymuyoruz, yalnızca tapınaktan gelen müzikal dualar gezimize eşlik ediyor. İtimad-ud-Daulah türbesinin bir diğer adı da “Baby Taj”, yani “Bebek Tac”, çünkü bu türbe hem Agra’da bulunması; hem de çok ince bir sanatla bezeli olması sebebiyle Tac Mahal’e ilham veren eser olarak da biliniyor.
İtimad-ud-Daulah
Ana kapıdan içeri girince, Bebek Tac, gözlerimizin önünde küçük bir mücevher gibi beliriveriyor. Burayı o kadar sevdim ki, bir ara acaba Taj Mahal’i beğenmeyecek miyim diye korktuğumu itiraf etmek istiyorum... Duvarları yarı değerli taşlardan muhteşem mozaiklerle süslü; her tarafı incecik, dantel gibi bir mermer işçiliği ile işlenmiş, değerli bir sanat eseri; ama aynı zamanda çok da mütevazi görünüyor...
Hikayesi de oldukça sıra dışı, zira bu türbe ne bir hükümdar; ne de bir hanım sultan için yapılmış; Cihangir Şah’ın karısı Nurcihan Sultan bu türbeyi,  kendisinin aslen İranlı olan anne ve babası için yaptırmış.

Nurcihan’ın babası, Cihangir’in veziri ve devlet içinde çok güvenilir bir kişilik olduğundan “İtimad” ismini sonradan almış. Ama bu noktaya gelene kadar ki hikaye de anlatılmaya değer. Aslen bir sanatçı olan İtimad, İran’da geçim zorluklarıyla boğuşurken, Babür Hanlarının sanata düşkün olmalarını bir fırsat bilerek, sarayda kendine sanatçı olarak bir yer edinebileceğini düşünüyor ve ailesini alıp Babür topraklarına doğru yola düşüyor. O sırada yeni doğmuş olan çelimsiz kızları Nurcihan’ı besleyecek imkanları olmadığından, küçük bebeği yolda terk ediyorlar. Ancak bebek başkaları tarafından bulunarak, mucizevi bir şekilde aileye ulaştırılıyor. Bu olaydan sonra kızlarının mucizevi bir yönü olduğunu düşünmeye başlayan aile, ona gözleri gibi bakıyorlar. Baba gerçekten de sarayda sanatçı olarak kendine sağlam bir yer ediniyor. Bu arada Nurcihan da büyüyüp, çok güzel bir genç kız olarak saray çevrelerinde dikkat çekmeye başlıyor. Cihangir onu gördüğü ilk anda, ona aşık oluyor. Sarayda küçük çaplı bir skandala neden olan bu aşk, Cihangir’in anne ve babası tarafından onay görmediğinden, Nurcihan acele bir şekilde bir generalle evlendiriliyor, ancak zavallı general esrarengiz bir şekilde öldükten sonra Cihangir büyük aşkı Nurcihan’la evleniyor ve böylece Nurcihan Babür imparatorluğunun büyük kraliçesi oluyor... Bu noktadan sonra baba iktidar basamaklarını büyük bir hızla tırmanarak vezir olup, zaman içinde yaptığı iyi işlerle İtimad adını alıyor.

Oldukça güçlü bir rivayete göre Cihangir çok fazla şarap içen ve genellikle sarhoş dolaşan bir hükümdar olarak biliniyor; bu sebeple ipler her zaman Nurcihan’ın elinde oluyor. Nurcihan’ın gücünü kavrayabilmek için bu sanat şaheseri türbeye bakmak yeterli aslında; doğuştan asil olmamalarına ve hatta aslen yabancı olmalarına rağmen bir kraliçenin kendi ailesi ve yakınlarına özel, böyle bir türbe yaptırması oldukça alışılmadık bir durum...

Ana kapıdan girince türbeye doğru, podyum gibi bir yol uzanıyor. Bu yolun bahçeden oldukça yüksek konumda olması dikkatimi çekiyor. Meğerse eski zamanlarda podyumun iki tarafında bulunan bahçede çeşit çeşit meyve ağaçları varmış ve bu yoldan yürüyen herhangi bir kimse meyve ağaçlarının üzerinden uçuyormuş gibi bir hisse kapılırmış. Nurcihan’ın burada vermek istediği “cennet bahçesi” etkisi oldukça yaratıcı ve büyüleyici... Gerçi bugün niye meyve ağaçları dikmediklerini anlamadım ama hayal etmek bile harika bir duygu yaratıyor.

Biz hayranlıkla bu türbeyi gezerken, sevgili rehberimiz Yogi anlatmaya devam ediyor. Babür türbelerinde kadın her zaman odanın merkezinde yer alıyor; kocası ise merkezdeki eşinin yanına gömülüyor; ancak onun da sandukası kadının sandukasına göre 3-4 parmak daha yüksek oluyor. Bir de mezar odaları hep bir kişiye ya da evliyse bir çifte ait oluyor. Bir odaya sıra sıra yatırmak Babür’de yok. Bebek Tac, Tac Mahal gibi komple beyaz mermerden değil; beyaz mermer, kırmızı kum taşıyla harmanlanmış. Yapı çok ince bir mermer işçiliğiyle işlenmiş, dikkat çekici bir başka detay ise ön cephe duvarlarında yer alan şarap testisi süslemeleri. Nurcihan, şarap sever eşine böyle bir jest yapmış anlaşılan...

AGRA SOKAK MANZARALARI
Bu huzur dolu ziyaret sonrasında yeniden Agra kaosunun içine düşüyoruz. Yol kenarında park etmiş olan rengarenk düğün arabaları ilgimizi çekiyor. Ön taraflarında borazan detayları olan bu arabalar, üzerlerine tüm orkestranın yerleştirilip, mobil hale getirildiği bir konsept sanıyorum. Yolun kenarında müşterisini tıraş etmekte olan bir berber ve onun yanında manasızca oturan korkutucu bakışlı adam dikkatimizi çekiyor. Bir maymun göz açıp kapayana kadar karşıya geçiveriyor.
Yol kenarında park etmiş bir düğün arabası

Üzeri bir maymun kolonisiyle dolu bir binanın önünden geçiyoruz. Aynı binanın parmaklıkları olmayan balkonundan bir adam çocuğunu kucağına almış yolu seyrettiriyor, aynı anda etraflarında bir sürü maymun oradan oraya atlıyor. Buradaki maymunların popolarının pembe olduğunu söylemiş miydim?

Stai Kandela isimli bir restoranda yenilen müthiş zengin bir öğle yemeğinden sonra Agra kalesine gitmek üzere yeniden yola düşüyoruz. Tac Mahal uzaktan bembeyaz parlıyor. Agra Kale’sini, Tac Mahal’den ayıran nehrin üzerinden geçiyoruz. Aşağıdaki nehirde çamaşır yıkıyorlar, nehir suyu çamur, yıkanan çamaşırlar beyaz , kuruması için yine çamura seriyorlar. Her şey tuhaf!? Yogi gülümseyerek bu çamaşırların oradan beyaz çıkmasının bir çeşit Hint mucizesi olduğunu söylüyor. Bir de rengarenk sarileri nehirde yıkayıp seriyorlar, renkler göz alıcı...

AGRA KALESİ VE ŞAH CİHAN’IN HİKAYESİ
Bir sanat eserinden farksız olan Agra kalesi rengarenk sarili kadınlara ve okulu kırmış, kızlı-erkekli öğrenci gruplarına harika bir fon oluşturuyor. Yine kırmızı kum taşı ve beyaz mermerin harika birleşimiyle, zarafetin doruk noktalarında bir mimari, incecik dantel gibi pencereler... Mermerden dantel örmüşler adeta pencerelere, üstelik bu tip pencerelerin ve sarayın içine uzanan havuz ve su kanallarının doğal klima görevi gördüğünü öğreniyoruz... Agra Kalesi rengarenk çiçeklerle dolu, bakımlı bir bahçeye sahip, bahçede çizgili sincaplar hoplayıp - zıplıyor...

Babür zamanında, saraydaki kadınların dışarı çıkmaması için Agra pazarı belli günlerde şu an içinde bulunduğumuz avluya gelirmiş. İşte Şah Cihan da, biricik aşkı Mümtaz’ı ilk kez burada, bu pazarda görüp, aşık olmuş. Mümtaz 14. Çocuklarını doğururken ölünce, Şah Cihan karşı kıyıda bir inci gibi parlamakta olan muhteşem Tac Mahal’i yaptırıp, bir tanecik aşkını oraya gömmüş. Ancak bir süre sonra oğlu tarafından tahttan indirilerek yine bu kalenin Tac Mahal’i gören bir odasına hapsedilmiş... Ölmeden önceki son günlerine kadar da, muhtemelen şu an önünde durmakta olduğum pencerelerden izlemiş muhteşem eserini...

BİR AŞK ANITI: TAC MAHAL
Akşam üzerine doğru Yogi’nin şiir gibi akan hikayeleri eşliğinde efsanevi Tac Mahal’e doğru yürüyoruz. Akşam güneşi solumuzdaki bir Pazar yerini aydınlatıyor, Holi festivaline iki gün kaldığı için, kadınlar ve çocuklar bayram alışverişindeler... Ya da benim gözümden aktarırsam, renkli sariler alışveriş yapıyorlar...

Yolda artık alıştığımız Agra trafiğinden eser yok, çünkü uzun süredir Tac Mahal’in çevresine arabaların girmesine izin verilmiyor, arabalar belli bir uzaklıktaki otoparklara koyulmak zorunda ve eğer ana kapılara kadar yürümek istemezseniz otoparklarla, kapılar arasında hizmet veren elektrikli arabalara binebilirsiniz. Yogi bizim için yoldan bir elektrikli araba çeviriyor, Doğu kapısında arabadan iniyoruz.
Az sonra bu kapıdan geçip, Tac Mahal’le ilk tanışmamızı gerçekleştiriyoruz. Tam karşısına geçip, ona doğru baktığımda, nefes kesecek kadar güzel olduğunu görüyorum. Baktıkça neden muhteşem olduğunu anlayabiliyorum sanırım, hem çok görkemli, hem de çok zarif olması şaşırtıcı; hatta belki de “görkemini zarafetinden alıyor” dersem, en doğru şekilde tanımlamış olurum.
Çoğunluğu Hintli, mahşeri bir kalabalık tüm bahçeyi rengarenk doldurmuş. Belli ki aşka adanmış bu muhteşem eseri görmek için Hindistan’ın dört bir tarafından gelmişler... Birbirinden çok farklı tip ve giyimlerde değişik Hintli gruplar bahçenin her yerine dağılmış durumda...

Yogi şiir okur gibi anlatmaya devam ediyor. Ölümsüzleşmenin yıkarak değil, ancak sanatla olabildiğinin canlı bir kanıtı gibi Tac Mahal... Aşka ve sanata adanmış bu mabet, bugün buraya gelmemize sebep olup; şu anda bana bu yazıyı yazdırarak, Şah Cihan ve Mümtaz’ın hikayesini anlattırabiliyorsa; işte ancak bu kadar ölümsüzleşebilir insan...

Şah Cihan’ın sanata ve mimariye olan tutkusu da bu eserde vücuda gelmiş aslında... Şöyle düşünelim, bundan 400 sene kadar önce dünyanın en iyi sanatçı ve mimarlarını bir araya toplayıp; birbirlerine yabancı bütün bu insanları, mükemmel bir eser yaratmak amacı altında birleştirip, bugün bile Hindistan’ın bütçesinin zor kaldıracağı bir parayı harcayarak, gerçekten mükemmel bir eser yaratmayı başarmış. Üstelik Tac Mahal’in, bugün Hindistan’ın turistik çekim merkezi olduğunu düşünürsek; ülkeye her sene dünyanın dört bir yanından milyonlarca insanın gelmesini sağlayarak, Hindistan’a olan borcunu fazlasıyla ödüyor.

İnşası tamamlandığında sadece ortaya çıkan muhteşem sanat eserini kutlamak niyetiyle; bu projede görev alan herkes Tac Mahal’e çağırılarak, büyük bir kutlama yapılmış. Hayal etmesi bile güç; bu güzel bahçede tüm gün çalan müzikle birlikte bir bayram havası esmiş...
Bunları konuşarak büyük bir izdiham ve gürültüyle birlikte türbenin içine giriyoruz; içerisi kalabalık ve gürültülü; bu haliyle Hindistan’ı temsil ediyor sanki... Türbenin etrafında yürürken, madeni para atma sesleri gelmeye başlıyor. Bu tuhaf adeti anlamaya çalıştıysak da; bir mezarın üzerine para atmanın nasıl bir anlamı olabileceğini çözemiyoruz. Yogi’ye sorunca, gülümseyerek bize gösteriyor; türbenin kapısındaki görevli, içerisi iyice kalabalık olunca çaktırmadan bir tane para atıyor türbeye, bu sesle birlikte böyle bir adet olduğunu sanan kalabalık da türbeye doğru para atmaya başlıyor. Yogi’nin söylediğine göre görevli akşam paraları toplayıp, çıkıyormuş. Zavallı aşıklar nelere alet olacaklarını bilseler kendilerini yerin altına gömerlerdi muhtemelen...

Tac Mahal’in dört tane simetrik kulesi mevcut, eskiden kulelere çıkılabiliyormuş, ancak birkaç intihar vakasından sonra kuleleri ziyarete kapatmışlar, bunu söyledikten sonra Yogi, muhtemelen her gün gördüğü Tac Mahal’e sevgiyle bakarak, “İntihar etmek için ne yer ama?!” diye iç geçiriyor.

Arka tarafa geçince, nehrin öte tarafında bugün gezdiğimiz Agra kalesini ve nehirden sürüler halinde geçen pelikanları görüyoruz. Biz onları izlerken bir grup genç geliyor ve Yogi’ye bir şeyler söylüyorlar. Yalnızca tüm aileyle olursa olabilir diye cevap veriyor, İngilizce... Sonra bize dönüp, bu gençler sizinle fotoğraf çektirmek istiyorlar... diyor. Kabul ediyoruz, sonra onlarla birlikte birkaç fotoğraf çektiriyoruz, sonra etrafımız başka gönüllülerle dolmaya başlayınca, hemen oradan uzaklaşıyoruz. Daha sonra Tac Mahal’den çıkarken arkamdan Hintli bir kız yaklaşıyor ve benimle fotoğraf çektirmek istediğini söylüyor, ben kabul edince çok mutlu oluyor...

Sonrasında Yogi, Hindistan’da güzellik anlayışının beyaz tenli ve sarışınların oldukça lehine olduğunu anlatıyor. Hatta son yıllarda televizyondaki kozmetik reklamlarında bile, “daha beyaz bir cilt için...” gibi ibareler sıkça görülür olmuş...

AGRA’DA ALIŞVERİŞ
Tac Mahal’de mermerin içine yarı değerli taşların gömülerek yapılmış muhteşem mozaik işçiliğini görüp de etkilenmemek elde değil... Bu el sanatı Agra’da halen devam ediyor, buradan alınacak en değerli el sanatı mermere işlenmiş mozaikli bir heykel ya da daha iyisi bir masa... Evet, yanlış duymadınız... Mermer bir masa...
Mermer masa
Agra’daki atölyeler klasik turist dükkanı aslında, önce taşların mermere nasıl gömüldüğünü izliyorsunuz, oradan da dükkana geçiyorsunuz. Dükkanda öyle mermer masalar var ki; hem güzellik; hem de fiyat bakımından insanı ağlatır. Üstelik taşıyamam gibi bir bahaneniz de olamıyor, çünkü gönderiyorlar. Masalardan biriyle aşka düşmemeniz olanaksız... Dikkatli olun!

HİNDİSTAN’DAKİ OTELLER VE AGRA’NIN EN İYİ RESTORANI
Booking.com’da Agra’daki en iyi otel neymiş diye bakarken Oberoi Agra’yı gördüm, fotoğrafları ve değerlendirmeleri çok çekici olsa da, Oberoi’nin gecesi 1000 Dolar olunca; ben de Agra’da yeni açılan Double Tree Hilton’da yer ayırttım. Ancak Agra’daki tek gecemizde muhteşem otel Oberoi’nin meşhur restoranı Esfahan’a neden gitmeyelim? Diyoruz ve saat 9.00 için bir rezervasyon yaptırıyoruz.
Oberoi Agra
Oberoi çok şık ve lüks bir Hint zinciri; babamın deyimiyle – Hindistan’da otelin kapısında iki fili; bir de türbanlı görevlisi varsa o otel iyidir - İşte Oberoi de böyle bir otel...
Önce biraz barında oturuyoruz, Tac Mahal uzaktan bembeyaz görünüyor. Aşağıda bahçede bir yemek daveti var ve o yemeğe özel bir de dans gösterisi var, uzaktan dansı izleme şansını elde ediyoruz.
Thali
Esfahan çok şık ve atmosferik bir restoran, canlı müzik eşliğinde, şık bir şekilde servis edilen yemekler gerçekten çok lezzetli, özellikle “thali”sini tavsiye edebilirim. Ayrıca Groover’s markalı bir Hint şarabı içiyoruz, şaşırtıcı derecede iyi...*

*Hint mutfağını ve şaraplarını ayrı bir yazıda anlatacağım.

FATEHPUR SİKRİ
Sabah sevgili rehberimiz Yogi’nin harika hikayeleri eşliğinde 30 km’lik Fatehpur Sikri yoluna çıkıyoruz. Yol yine kaotik, gürültülü ve rengarenk... Maymunlar, pazarlar, pembenin, morun, sarının, yeşilin onlarca tonu geçiyor penceremin önünden yavaş yavaş...

Bu arada Yogi bize keyifle, Hint toplumunda astrolojinin önemini anlatıyor. Burada her ailenin bir astroloğu var – çocukların karakterlerine göre uygun mesleğin belirlenmesinden, eş seçimine; kişisel problemlerden, sağlık problemlerine kadar her şey astroloğa danışılıyor. Mesela diyor Yogi; “birkaç sene önce sağlık problemlerim oldu, eşim astroloğumuza gitmem için ısrar etti ve astrolog da bazı tavsiyelerin yanı sıra; (elini göstererek) bu yüzükleri takmamı önerdi” diyor. Gülerek ekliyor, “biraz inançla sağlığımı toparladım”... Böylece Hindistan’da insanların çeşit çeşit yüzükler takmasının, süslenmeden daha derin anlamları olduğunu öğreniyorum.

Bunun üzerine, eşini yıldız haritasına göre seçip seçmediğini soruyorum Yogi’ye... “Evet 36 yıldıza baktılar”, sonra gülerek ekliyor; “yıldızlara göre kesin doğru eş, ama bana göre; bilmiyorum”... Bu ilginç diyaloglar ve manzaralar eşliğinde Fatehpur Sikri’ye geliyoruz.
Fatehpur Sikri'den bir detay
Büyük hayalleri olan, büyük hükümdar; Akbar’ın kurduğu bu sanat eseri şehrin hikayesi de en az görünümü kadar masalsı... Fatehpur, Akbar zamanında 30 yıl kadar Babür İmparatorluğunun başkentliğini yapmış. Başkentin buraya taşınma sebebi ise; bir türlü oğlu olmayan Akbar, buradan geçerken, burada yaşayan bir falcının methini duyar ve ona bir fal baktırır. Falcı ona üç tane oğlu olacağını söyledikten sonra, Akbar’ın gerçekten de üç oğlu olur. Bunun üzerine Akbar, başkenti bu falcının şehrine taşıma kararı alır.
Çok ince bir zevkin ürünü olan bu harika tarihi kentin en etkileyici özelliği; Akbar’ın Hindu, Müslüman ve Hristiyan karılarının kendi inançlarına göre düzenlenmiş birbirinden ayrı evleri –ve Akbar’ın birçok farklı görüş, felsefe ve dinden insanlarla faydalı tartışmalar yapmaktan hoşlandığı meclisinin, dört tarafa da aynı mesafede duran adalet balkonu...
Akbar'ın balkonu 4 tarafa da eşit mesafede
Yogi, “hayal edin” diyor, “bu havuzun dolu olduğunu ve ortadaki platformda bir orkestranın çaldığını, şurada kızların dans ettiğini hayal edebilir misiniz?”. Kendisi öyle iyi bir hikayeci ki; türlü türlü imajlar canlandırıyor zihnimizde, anlattığı her şeyi heyecanla dinliyoruz. Eh biraz hayal gücünü çalıştırınca da, Babürlerin kurdukları her şehrin nasıl sanatla ve ince bir zevkle dolu olduğu gerçeği karşısında hayran olmamak elde değil...

Fatehpur çıkışında üzülerek Yogi’den ayrılıyoruz. Ve sevgili şoförümüz Ashok’la 5 saat kadar sürecek Jaipur yoluna devam ediyoruz...


*Bundan sonraki yazım pembe şehir Jaipur... Takipte kalın...