21 Ocak 2015 Çarşamba

BARCELONA, T’ESTIMO

Daha önceki Paris yazımda, "Paris Je t’aime" filminden esinlenerek, Paris’i bir bütün olarak değil de; farklı zamanlarda geçen en güzel anılarımdan küçük bir derleme yaparak anlatmıştım. Birkaç kez gidip, çok sevdiğim şehirlerden bir tanesi olduğu için, Barselona’yı da benzer bir kurguyla anlatmak istiyorum. Hayır, Barselona için “Seni Seviyorum” serisi dahilinde bir film çekilmedi, ama ben şimdi küçük bir teşebbüste bulunmuş oluyorum ve böylece en azından yazı dünyasında bir deneme olarak “Barcelona T’estimo” var olacak. Bu kadar açıklamadan sonra tahmin edeceğiniz gibi; “T’estimo” Katalanca, seni seviyorum demek.


Neden Katalanca? diye sorabilirsiniz. Katalanca, çünkü Barselonalılar İspanyol olarak anılmaktan çok ama çok rahatsız oluyorlar... Hem İspanya’nın ekonomisini sırtlarında taşıdıklarına inanıyorlar, hem de İspanyol olmayı reddediyorlar dersem, aslında ne kadar mutsuz bir milletle karşı karşıya olduğumuzu anlarsınız.
İşin doğrusu, zaten bu durum, genel davranışlarına da biraz yansıyor.  Mesela turistlere çok da iyi davrandıklarını söyleyemem, böyle bir şey beklemeyin. Barselona; muhteşem mutfağı, harika bir iklimi, neşeli sokakları, canlı bir plaj hayatı ve hiçbir yerde göremeyeceğiniz bir mimarisi olan özgün bir Akdeniz şehri... Hadi o zaman gidelim...


BARSELONA’YA İLK BAKIŞ
Saat sabahın 8.00’i, metrodan Liceu durağında inip, dışarı çıkıyorum...  Las Ramblas’ın tam ortasında Barselona’ya alıcı gözle ilk kez bakıyorum; bu geniş, ama garip bir şekilde sevimli görünen ana caddenin, nispeten tenha sayılabilecek, sabah manzarasını hafızama kaydetmeye çalışıyorum. Ne de olsa, gün boyunca her geçen saat bu caddedeki hareket daha da artacak. Elimde bavulum, Okan’ı beklemek için Opera binasının karşısındaki Cafe Opera’ya oturuyorum. İspanya’nın muhallebi kıvamındaki meşhur sıcak çikolatasından bir tane söylüyorum ve seyre dalıyorum... Etrafta sokak gösterisine hazırlanan bir kukla oynatıcısı, bavullarıyla etrafta koşuşturan Japonlar, yan masamda kahvaltı eden şık bir adam ve Pazara doğru akmakta olan Barselonalılar (henüz turistler uyuyor olmalı) var. Sıcak çikolata gerçekten de muhallebi kıvamında, tarçınlı aromatik bir tadı var; güne mutlu başlamak için harika bir kahvaltı bu...


Okan gelince, bavullarımızı otelimize emanet edip, doğruca Barcelona sokaklarına karışıyoruz. Gotik mahallenin (Barri Gothic) dar sokaklarında gezinirken gördüğümüz mükemmel pastane vitrinleri aklımızı başımızdan alıyor. Bu şehirde, dünyanın en zor işi, vitrinleri süsleyen tatlı çörek yığınları arasından, sadece bir tane seçmek zorunda kalmak olabilir... Basilica del Pi’nin önündeki küçük meydanda kurulmuş bir sanat pazarını geziyoruz... Kafelerle dolu ağaçlık meydanlar, canlı ve dar sokaklarla birbirine bağlanıyor. Her köşe başında eski görünümlü, küçük bir tapas bar ve bu barların önüne doğru taşan lokal bir kalabalık var... Barri Gothic’te sokak müzisyenlerinin nağmeleriyle dolu Arnavut kaldırımlı meydan ve sokakların, insan gözlerine sunduğu günlük manzaraların her biri birer festival gibi...


Bu keyifli mahalle turu sonrasında, çok da geç olmadan günün en önemli olayını gerçekleştirmek üzere, Barselona’nın ünlü pazarı; Mercado de La Boqueria’ya geliyoruz... Burası yemeyi seven bir insan için adeta bir cennet, daha kapıdan girer girmez renkli, canlı, çok sesli bir hareket ve nefis kokular karşılıyor bizi... Daha  önce hiç görmediğimiz, hiç alışık olmadığımız onlarca manzara var etrafta; mesela bir kasapta derisi alınmış ve bir bütün olarak vitrine asılmış bir tavşan (çok korkunç bir görüntü) ya da kocaman bir tezgah dolusu canlı ıstakoz; tabii tezgahın başındaki kadın, bir yandan müşterileriyle uğraşırken; diğer yandan da kaçmaya çalışanları sürekli yeniden tezgahın içine iteliyor. Bir kasap vitrininde bir adet domuz kulağı öylece durmuş, alıcısını bekliyor. Dünyanın farklı köşelerinden gelen hepsi birbirinden tuhaf onlarca çeşit tropik meyve... Kilolarca deniz ürünü... Uçuşan sular, bağıran adamlar, lezzetli çörekler, renkler, renkler, renkler...
Pazarın içindeki meşhur tapas bar El Quim de La Boqueria’dan etrafa yayılan lezzetli kokular insanı buraya doğru yönlendiriyor ister istemez. İtiraf etmeliyim ki aslında tüm gün beklediğimiz an El Quim’de yiyeceğimiz bu öğle yemeği... Burası pazarın ortalarına doğru küçük bir tapas bar, etrafında 15-20 kadar uzun bar iskemlesi ver yemeğinizi barın üzerinde yiyorsunuz. El Quim’de herkes oturmuyor, şarap içenler, sohbet edenler, sıra bekleyenler tarafından oluşturulan müthiş bir karmaşa var; ama serviste bir aksama ya da ters giden herhangi bir şey yok. Sadece Pazarın hareketliliğinin hoş bir yansıması, nefis İspanyol şarapları ve taptaze tapaslarla tam bir Pazar lokantası... Uzun bir süre ayakta şarap içerek bekledikten sonra nihayet boşalan iki tabureye kuruluyoruz. Ondan sonra gelsin karidesler, gitsin kaz ciğerleri, ya da bir çeşit omlet üzerinde servis edilen taptaze kalamarlar... Nefis, keyifli ve beş duyuya hitap eden bir deneyim oluyor La Boqueria’da yemek yemek... Bana göre Barcelona’nın kalbi bu pazarda atıyor...
Pazar sonrası, akşam üzerini karşılamak üzere Gaudi’nin evi ve irili ufaklı bir çok önemli eserine ev sahipliği yapan ve şehri yüksekten gören Parc Guel’e doğru yola çıkıyoruz. Barselona, beni daha ilk günden avucunun içine alıyor; üstelik daha önümüzde Barselona’yı tanımak ve sevmek için dört uzun gün var...

BARSELONA’DA BİR SEVGİLİLER GÜNÜ
Eşim Okan’la ayrı şehirlerde yaşadığımız zamanlarda bazen “sevgililer günü” gibi ticari bir okazyon, iyi bir bahane olur ve bir şehirde buluşurduk. Aşağıda anlatacağım, Barselona’da geçen bir sevgililer günü hikayesi...


"Elimizdeki "Time Out Barcelona yeme içme rehberi" önderliğinde, burada olduğumuz süre boyunca, Barselonalı gibi yaşamaya karar veriyoruz. Buna göre akşam 7.00 gibi bir tapas bara* giderek enfes tapaslarla* bir açılış yapıyoruz ve sonra saat 10.00 gibi beğendiğimiz bir restorana oturup, enfes İspanyol mutfağına ve şaraplarına veriyoruz kendimizi...


İşte böyle bir seyahat geçirirken, sevgililer günü sabahına Barselona’da uyanıyoruz ve meşhur yeme içme rehberimizden bulduğumuz ve İspanya’nın en eski ikinci lokantası Can Culleretes’de akşam için bir rezervasyon yapmak istiyoruz; fakat gelin görün ki telefonla bir türlü ulaşamıyoruz kendilerine...
Kararlıyız ya, otelimize çok da uzak olmayan bu restorana yürüyoruz. Sabah 10.00-11.00 sularında kapıdan giriyoruz, içeride kimse yok, mutfaktan ise müthiş bir bağırış-çağırış çalınıyor kulağımıza, biraz daha yaklaşıp kendimizi duyurmaya çalışıyoruz, fakat ne mümkün... Tüm aile bağrışarak, hummalı bir şekilde öğle yemeği servisine hazırlanıyorlar. Birazdan yaşlı bir amca, dedeleri olduğunu tahmin ediyorum, bizi görüyor. Rezervasyon yaptırmak istediğimizi söylüyoruz, Katalanca bir şeyler söyleyerek bizi kapıya doğru iteliyor. Söylediklerinden anlayabildiğimiz tek şey ise; “erken gelirseniz yer bulursunuz” şeklinde bir dede tavsiyesi oluyor...

Açıkçası, “eskiliğini” ve “aile tarafından işletildiğini” görünce, neredeyse kovulduğumuz bu yer, artık bizim için daha da çekici bir hale gelmiş oluyor. Bu sebeple dedenin sözünü dinlemeye karar veriyoruz...
Akşam, restorana Barselona için oldukça erken bir saatte; 8.30-9.00 gibi gidiyoruz... Bu sefer başka bir aksi ve yaşlı aile üyesi tarafından iyi konumdaki bir masaya oturtuluyoruz. Menülerimizi verirken, kızgın ifadeli garson dedeye, bütün tatlılığımla, “ne tavsiye edersiniz?” diye sorma gafletinde bulunuyorum; ancak bu soru karşısında sinirlenen dede, Katalanca söylenerek uzaklaşıyor... Beş dakika sonra geri geliyor, korkudan hızlı hızlı veriyoruz siparişleri; bir sürahi de Sangria* söylüyoruz. Bir dakika sonra, elinde bir şişe şarapla geri geliyor ve şişeyi bir çırpıda açıveriyor. İkimiz de birbirimize Türkçe “Biz bunu ısmarlamadık, söyle adama, bize kesin pahalı şarap geçirecekler” mealinde söylensek de; adamın yarattığı o korku atmosferinde, kendisine itiraz edemiyoruz. Sonuç olarak, ısmarlamadığımız bir şarabı güle oynaya içip harika bir gece geçiriyoruz. Yemekler son derece lezzetli...
Sıra geliyor hesaba, kazıklanacağımızdan emin bir halde, homurdanıp duran, ihtiyardan hesabı istiyoruz. Gelen hesap öyle komik bir para ki; şarabı yazmayı unuttuklarını düşünüyoruz... Hesabı evire çevire inceledikten sonra, anlıyoruz ki; garsonumuzun getirdiği şarap aslında İspanya’nın en genel geçer sofra şaraplarından bir tanesi ve son derece ucuz...
Kazıklanmadığımızı anlamanın verdiği hafiflikle; yakınlardaki bir bara gidip, birer kadeh Cava* ile sevgililer gününü uğurluyoruz."

Yukarıdaki yazımda, yanında yıldız bulunan kelimelerin açıklamalarını aşağıda bulabilirsiniz. Barselona’nın keyfini bir Barselonalı gibi çıkarmak için bilmeniz gerekenler bu sözlükte...
Tapas: Meze mantığında, şarabın yanında, paylaşılarak yenen, küçük tabaklarda servis edilen leziz İspanyol iştah açıcıları...
Tapas Bar: Tapas yenilip, şarap içilen, neşeli bar ya da meyhane gibi düşünebilirsiniz.
Sangria: Genellikle genç kırmızı şarap, rom, taze portakal suyu, şeker ve meyve parçacıkları karıştırılarak yapılan ve buz dolu sürahilerde servis edilen, ferahlatıcı ve lezzetli bir İspanyol icadı...
Cava: İspanyol şampanyası, fiyatı son derce uygun...

BARSELONA’DA BİR CUMA AKŞAMI
Aylardan Mart, hava İstanbul’un Mayıs’ını aratmıyor. Toplantı sonrası gevşemiş bir halde Placa Sant Josep Oriol meydanında, lokasyonundan başka hiçbir özelliği olmayan Bar del Pi’nin masalarında, mutlu surat ifadeleriyle oturuyoruz. Yoğun geçen bir toplantıdan sonra, hafta sonuna uzanan bu minik kaçamak, hepimizi çok mutlu etmiş belli ki...



Meydanda dev kuklalar, geleneksel bir müzik eşliğinde bir tiyatro oyunu oynuyorlar, içlerinde eli hançerli Arap bir karakter de var... Tam ne döndüğünü anlayamasak da, bize yer yer komik gelen bu gösteri hakkında bir sürü spekülasyon yapmayı ihmal etmiyoruz. Havayı içinize çekmeye doyamadığınız yaz geceleri vardır ya; işte öyle bir hava var Barselona’da... İstanbul’da yağmur yağdığını düşününce kendimi şanslı hissediyorum.



Bize, sarhoş olduğunu düşündüğüm, Güney Amerikalı bir garson servis yapıyor; adı Pedro ve bu şimdiye kadar aldığım en kötü, en pervasız ve en komik servis...
Önce içerdeki basit “tapas”lardan birer tabak ısmarlıyoruz, bir kısmı geliyor, bir kısmı yarım saat sonra geliyor, bir kısmı ise hiç gelmiyor. Ardından, daha önce burada yiyip çok sevdiğim, kızarmış yengeç bacaklarından bahsediyorum arkadaşlarıma, Pedro’nun anlayabilmesi için yengeç taklidi yaparak, bunlardan ısmarlıyoruz. Bu arada meydanda yeni bir sahne kuruluyor, kadınlardan oluşan harika bir orkestra kulağa çok tatlı gelen şarkılar söylüyorlar. Kırk beş dakika sonra garsonumuzun bir tepsiyle bize doğru yaklaştığını görünce, sevinçten alkışlıyoruz... Bir de bakıyoruz; büyükçe bir tabakta tek bir yengeç bacağı, iki bile değil, ama biz dört kişiyiz... Bu sahneden sonra artık koyuveriyoruz kendimizi, hepimiz gülüyoruz, ama işin garibi Pedro bizden daha çok gülüyor... Finalde ısmarladığımız son içkileri getiriyor Pedro ve bir şişe birayı arkadaşımızın üzerine deviriyor. Barcelona’da hava güzel, aldırmıyoruz. Gülmekten bayılmadan önce kalkıp, şehirde dolaşmaya çıkıyoruz.
Sokaklar canlı... Diğer Avrupa şehirlerine göre çok daha genç bir profil göze çarpıyor. Picasso’nun bir zamanlar gezdiği sokaklarda yürüyoruz, güle oynaya...




Barselona önerilerimi haftaya ayrı bir yazıda paylaşıyor olacağım...
Herkese iyi okumalar...


7 Ocak 2015 Çarşamba

KORSİKA: DENİZDEKİ DAĞ

Yaz tatillerini benim gibi bir arabaya atlayıp, köşe bucak dolaşarak geçirmeyi seviyorsanız; her gün farklı bir plajda denize girmeyi ve her akşam farklı bir sahil kasabasının lokantasında yemeyi de çekici buluyorsunuz demektir. Her gün yeni bir şeyler görerek ya da tadarak zihin açmak; her gidilen yerde yeni insanlar tanımak ve yeni bir hikayenin içine karışmak mükemmel bir deneyim bana göre... Araba ile yapılan yolculuğun diğer önemli avantajı da özgür olmak ve insanın aklına eseni, istediği an yapabiliyor olması... İşte bu yüzden seyahat yazıları okurken, “dünyanın en iyi manzaralı yolları” gibi otomobil yolculuğunu özendiren makaleleri hep çok sevmişimdir. İşte Korsika bu tarz bir yolculuk için “biçilmiş kaftan”, neden mi? Dünyanın en iyi manzaralı yollarından Korsika’da bolca var da ondan...

Tipik bir yol manzarası
Korsika İtalya açıklarında bulunan, Fransa’ya bağlı bozulmamış bir Akdeniz adası... Yönetimsel olarak Fransa’ya bağlı olsa da; Korsika Fransa’dan oldukça farklı ve özgün bir kültüre sahip... Kendilerine ait dilleri, bayrakları, mutfak kültürleri, hatta kendi müzikleri bile var. Onlara Fransızlarmış gibi davrandığınızda, Fransız olmadıklarını açıkça belli ediyorlar ve nedeni dışardan gelen birisi için çok anlaşılır olmasa da Korsikalı olmaktan fazlasıyla gurur duydukları hissediliyor. Aynı zamanda muhteşem ve bozulmamış doğası ile Korsika, “outdoor” aktivitelere bayılan Fransız ailelerinin vazgeçilmez yaz tatili destinasyonu...

İşte size arkadaşlarla yapılan, 6 günlük bir Kuzey Korsika yol hikayesi; içinde dağlarda yapılan yürüyüşler; 15 derecelik şelalelere atlamalar; turkuazla beyazın birbirine karıştığı uçsuz bucaksız plajlar ve bol yeme-içme var...

GÜZEL BİR YOLCULUK İÇİN HAYIRLI BİR SEBEP
Herşey Aix-en-Provence’a bir arkadaşımızın düğününe gitmemizle başladı. Romantik, samimi ve bol şampanyalı bir Provence düğününün ardından, sabah Aix’in pazarının kurulduğu meydandaki kafelerden birinde kahvaltı için toplanıyoruz yavaş yavaş... Neşeli kalabalığın her geçen dakika arttığı uzun masamızda akşamdan kalma olmanın verdiği huzurlu sükûnet ile uçak vaktimiz gelene kadar oturuyoruz. Buzlu limonlu Perrier’ler hem sıcak havanın hem de akşamdan kalma olmanın antidotu...

Bu uzun oturma aktivitesi sanırım Aix’de ideal bir Pazar günü tanımına fazlasıyla uyan bir aktivite, arada kalkıp pazarı gezip, sonra tekrar aynı meydanda oturmaya devam ediyoruz sadece... Ne de olsa yaz tatili, tembel olmakta bir sakınca yok...

Vakit gelince hepsi gruplar halinde başka başka rotalara dağılacak olan arkadaşlarımızla vedalaşıp, 4 kişilik küçük bir grup olarak, Marsilya havaalanına giden otobüsteki yerimizi alıyoruz.

BASTIA’DA AKŞAM
Marsilya’dan kısa bir uçuş sonrası Bastia’ya varıyoruz. Otoparkta arabamızı bulup, sevgili arkadaşımız Özgür’ün Bastia’daki evine gidiyoruz.

Akşam yemeği için şehrin içinde birkaç noktayı dolaştıktan sonra, limanın merkezinde çok özel bir konuma sahip olan ve çeşitli yayınlarda iyi yorumlar alan Chez Huguette’de karar kılıyoruz. Taze güzel deniz ürünlerine eşlik eden Korsika şarabı biraz hayal kırıklığı yaratsa da, yemekler gerçekten taze ve lezzetli...

CAP CORSE: MACINAGGIO VE ERBALUNGA
Bu sabah yağmur var Bastia’da, ama bu durum bizi planlarımızdan alıkoymuyor. Adanın kuzeyinde yer alan ve denize doğru uzanan burun; Cap Corse’a doğru yola çıkıyoruz; bakir doğa manzaraları yol boyunca bize eşlik ediyor. Yağmura rağmen keyfimiz yerinde, hedefimiz burnun ucunda yer alan Macinaggio Plajı... Plaj öncesi hem karnımızı doyurmak, hem de yağmurun geçmesi umuduyla Port de Macinaggio’da bir öğle yemeği molası veriyoruz. Tipik bir aile işletmesi olan U Culombu isimli restoranda tentenin altındaki masamıza oturup, yaz yağmuru ve buz gibi roze şarap eşliğinde deniz ürünlü makarna ağırlıklı seçimlerden oluşan lezzetli öğle yemeğimizin tadına varıyoruz...

Yemek sonrası hava düzelmese de planladığımız gibi plaja gidiyoruz. Yağmur yağdığı sürece de plaj barında oturup, meşhur Korsika birası Pietra içiyoruz ve biten şişeleri masaya diziyoruz. Bu durum iyice çığırından çıkmadan önce neyse ki güneş hafifçe bulutlar arasından yüzünü gösteriyor da; biz de kendimizi bardan kaldırıp denize atabiliyoruz... Daha sonra da kumların üzerinde yapılan tadına doyulmaz “geyik”le bu harika öğleden sonrayı taçlandırıyoruz.

Güneş batmadan önce dönüşe geçiyoruz. Bastia yolu üzerinde minik bir orta çağ balıkçı kasabası olan Erbalunga’da akşam yemeği için duruyoruz.

Erbalunga
Erbalunga Cenevizliler zamanında önemli bir liman olmuş, bu sebeple adada Cenevizliler tarafından inşa edilen seksen beş kaleden en iyi durumda olanlardan bir tanesi de burada yer alıyor. Cenevizliler uzun zaman kontrol ettikleri Korsika’ya bu kaleleri adayı dışardan gelecek tehlikelerden korumak için yapmışlar ve bu kaleler sayesinde bir saat içinde tüm adaya haber yayabilmek için de bir sistem geliştirmişler. Efsaneye göre; her bir kale yanındaki kaleyi görebildiği için geliştirdikleri bir işaret diliyle her türlü bilgiyi anında adanın tüm kalelerine gönderebiliyorlarmış. Bu bilgiler ışığında kalenin duvarlarında bir süre oturup, sohbet ederek güne veda ediyoruz.

Liman manzarasına nazır, kayaların üzerindeki harika restoranımız “L’esquinade” bize nefis bir manzara ve hayatımda yediğim en güzel ve en büyük ballı “Magret de Canard”ları (belli bir usulde pişirilmiş ördek göğsü)sunuyor... Servis etkin ve neşeli... Porsiyonlar da lezzetli olmasının yanı sıra oldukça büyük... Dedikleri gibi “Burası Fransa değil, Korsika”...

ST FLORENT: PLAGE DE LETO’DAN 4X4LERLE PLAGE DE SALECCIA
Sabah Patrimonio üzerinden St Florent’a keyifli manzaralar eşliğinde yol alıyoruz... St Florent çok güzel bir kasaba ve gündüzü geçirmek için burada yapılabilecek en güzel şey; limandan kalkan teknelerle Plage de Leto’ya gidip; oradan da 4x4’lerle Plage de Saleccia’ya geçmek... Biz de böyle yapıyoruz. Arkasında yemyeşil bir ormanın eşlik ettiği; dalgalı turkuaz denizi ve bembeyaz kumlarıyla bu plaj; kara yolu ile ulaşımı olmadığından, vahşi görünümünü korumuş, keyifli bir yer...
Plage de Leto
Biz de burada bol frizbili, bol tenisli tipik bir Fransız plaj günü geçiriyoruz. Akşam üstüne doğru plaj yavaş yavaş boşalmaya başlıyor. Biz de son saatlere kadar dayanıp, yeniden ciplerle Plage de Leto’ya dönüyoruz. Burada deniz daha sakin olduğundan akşamın son yüzüşünü burada yapıp, tekne ile yeniden St Florent’a dönüyoruz.

St Florent limanında gün batımı
St Florent’da nefis bir gün batımı karşılıyor bizi... Altın rengi bir akşam üzerine kendimizi teslim edip, iç taraftaki bir meydanda kurbağalı çeşmeye bakan bir barda nefis akşam üzeri kokteyllerimizi yudumluyoruz. Hava karardıktan sonra da zarif sarı ışıklarla aydınlatılmış ara sokaklardan birinde bir köşeye konuşlanmış olan ve bir tuvalden farksız görünen ve taze ev yapımı makarna çeşitleriyle ünlü “U Troglu” isimli bir restoranda çok lezzetli yerel yemeklerden tadıyoruz. Kestaneli lazanya özellikle tavsiye edebileceğim lezzetli ve farklı bir alternatif... Ortam şiirsel, yediklerimiz enfes...

St Florent'deki kurbağalı çeşmeden bir detay

DAĞ YOLLARINDAN NIOLO VADİSİ'NE 
Sabah bavullarımızı toplayıp, adanın meşhur dağlarının ve uzun mu uzun trekking parkurunun da geçtiği bölgeye doğru yol alıyoruz. Dağ yolları hem kıyılara göre çok daha serin, hem de yağlı boya tablo gibi, kusursuz yol manzaralarına sahip...

Ama esas eğlence yanımda getirdiğim sürpriz kaseti (evet kaset çalan bir arabadayız) teybe takmamızla başlıyor. Önce Fenerbahçe marşı ile intro yapıyor bu kaset; arabada bir sessizlik... Arkasından marş aniden kesiliyor ve November Rain giriyor,  tam “hah şimdi oldu...” derken, şarkının ortalarında bir yerde ses kesiliyor ve Okan giriyor 16 yaş sesiyle... Üstelik bununla da bitmiyor, Green Day ve Offspring’den başka örneklerle devam ediyor 16 yaşındaki Okan. Fena bir performans olmasa da bu 1990’lar klişesi durum, gülmekten mola vermemize sebep oluyor. Herhalde ergenliğini 90’larda yaşayan bir çok kişi kendi sesini duymak için karışık kaset üzerine şarkı söylemeyi denemiştir ama bu aktiviteden kalan kaseti etrafta bırakmak ancak sevgili kocamın yapabileceği bir şey...

Gülme krizlerimiz sakinleştikten sonra yolumuza devam ediyoruz. Korsika’nın iki yıl süren, kısacık bağımsızlık macerasında Korsika’nın başkentliğini yapmış olan Corte’den geçiyoruz. Burası dağların tepesinde resim gibi bozulmamış bir dağ köyü... Korsika’nın karizmatik lideri Pascal Paoli İngilizlerden yardım alarak, Korsika’nın bağımsız olma hayalini kısa bir süre için de olsa, gerçekleştirebilen tek lideri ve seçtiği bu sıra dışı başkent, Korsika’nın kültürünü ve yapısının farklılığını da ortaya koyuyor sanki.

Bu arada Niolo vadisine doğru yükseldikçe, Korsika’nın meşhur, dağlarda serbestçe dolaşan domuzlarından görmeye başlıyoruz, bunlara “doğada serbest dolaşan domuz” anlamına gelen “cochons coureurs” adı veriliyor ve Korsika şarküteri ürünlerinin üstün lezzetini bu “mutlu” domuzlara borçlu... İnsanlar yol kenarında durup bu domuzları besleyebiliyorlar, bunu görünce biz de yanımızdaki bisküvilerle şansımızı denemek istiyoruz, ancak gözümüze kestirdiğimiz domuzcuk, koşarak gelip arabayı ısırınca korkup kaçıyoruz. Hep beraber arabaya binmeye çalışırken, komedi filmlerine taş çıkaracak bir manzara yaşanıyor,...
Ve nihayet Niolo vadisine geliyoruz, arabayı park edip, yürümeye başlamadan önce ayağınızda iyi bir yürüyüş ayakkabısı, içinizde mayolarınız, çantanızda yedekleri ve bir havlunuz olsa iyi olur... Biz de yürümeden önce bu ihtiyaçlara göre hazırlanıyoruz ve kendimizi dağlara vuruyoruz. Buradaki yürüyüş yolları adanın kuzeyinde bulunan Calenzana’dan başlayıp, güneyindeki Porto Vecchio’ya kadar uzanan ve normalde bitirmesi 10-12 gün süren, büyük GR 20 trekking parkurunun bir parçası... Yollar GR 20 rotasında olduğunuzu belirten kırmızı beyaz renklerle ve yürüyüşçülerin dizdiği taşlarla işaretli... Dağlık bölgelerden geçtiği için tırmanması bol olan bu parkurun genellikle orta zorluk derecesinde olduğu söyleniyor.
Niolo'ya tırmanış

Niolo'da ben ve Okan
Biz ise GR 20’nin sadece Niolo vadisinden geçen kısmını yürüyoruz ve bu yürüyüşte kendimize koyduğumuz amaç; tepeye kadar yürüyüp, oradaki şelaleye ulaşmak ve şelalenin döküldüğü buz gibi minik gölde serinlemek... Bu sebeple tırmandıkça tırmanıyoruz, hava oldukça sıcak olduğundan “şelale” her adımda daha da iyi bir fikre dönüşüyor. Çok geçmeden önce şelalenin sesi, sonra da serinliği ve harika manzarası bizi karşılıyor... Pırıltılı şelale aşağıda bulunan minicik cam gibi berrak bir göle dökülüyor, bu derin göle şelalenin tepesinden atlayan çocuklar var, ama biz o kadar cesur olmadığımız için gölün kenarına inip, oradan atlamayı tercih ediyoruz. Zorlu yürüyüşün yorgunluğunu, buz gibi suya atlayarak üzerimizden atıyoruz, şelalenin altına girip, yukarıdan dökülen lezzetli sulardan bol bol içiyoruz... Hayatımın en ödüllendirici anlarından bir tanesi bu oluyor diyebilirim; öyle ki sudan çıktığımda yorgunluğumdan eser kalmıyor. Şelale kenarında epeyce vakit geçirip, iyice dinlendikten sonra inişe geçiyoruz. Akşam üzeri güneşine eşlik eden hafif bir esinti serinliğimizi korumamızı sağlıyor.
 
Tüm ekip şelalede...


GÜN BATIMINDA PORTO’YA
Niolo vadisi turu sonrasında yeniden arabamıza doluşup, hayatımda gördüğüm en güzel günbatımı manzaralarından bir tanesi eşliğinde dağlardan Porto’ya doğru iniyoruz. Porto’ya inmeden önce park alanlarından birinde durup bir süre bu mükemmel manzarayı izliyoruz.

Porto'ya gelirken mükemmel gün batımı
Porto’ya inince, bir tarafı deniz, bir tarafı dağ olan müthiş manzaralı otelimiz Cap d’Orto’ya yerleşiyoruz. Akşam yemeği için oldukça özel bir konuma sahip, neredeyse denize doğru çıkmış ve limana tepeden bakan, mumlarla aydınlatılmış Le Sud’ü gözümüze kestiriyoruz. Bu terasta oturup, fena olmayan buz gibi bir Korsika rozesi ile günün yorgunluğunu atıyoruz. Menü deniz ürünü ağırlıklı ve her şey çok lezzetli, özellikle de Reyhan ısmarladığı Ceviche...

PORTO’DAN CAPO ROSSO’YA
Sabah otelin dağ manzaralı terasında kahvaltımızı ettikten sonra, uçsuz bucaksız beyaz kumları ve turkuaz denizi olan mükemmel bir plajın bulunduğu Capo Rosso’ya doğru yola çıktık. Yol boyunca kayalıklar ve yükseklerden görünen turkuaz plaj manzaraları insanın aklını başından alıyor.
Burnun ucuna doğru yaklaştıkça manzara ve doğa daha da bakir bir hal alıyor. Sonunda Capo Rosso’nun vahşi görünümlü plajına ulaşıyoruz. Kendimize güzel bir yer buluyoruz. Plajdaki restorandan buz gibi Pietra’larımızı alıp, kendimizi dalgalara bırakıyoruz. Arada bazılarımız yan komşularımızın oynadığı plaj voleyboluna katılıyor; arada ise frizbi oynuyoruz; sonra bira ve yeniden deniz... Akşama kadar süren mükemmel bir deniz günü oluyor bu...
Ancak gün batımını burada karşılama şansımız yok, çünkü dağ yollarından akşamı geçireceğimiz Calvi’ye doğru yola çıkmamız gerekiyor.

PORTO’DAN CALVI’YE EŞSİZ YOL MANZARALARI
Capo Rosso’dan öğleden sonra, bana göre erken bir saatte ayrılıyoruz maalesef... Tam ters tarafa dönmüş oluyoruz böylece... Akşam üzeri bir markette durup, çok lezzetli sandviç malzemeleri alıyoruz. Altın akşam üzeri güneşi eşliğinde daracık dağ yollarından giderken, arabada çok lezzetli sandviçler hazırlayıp, keyifle yedikten ve fedakar şoförümüz Özgür’e yedirdikten bir süre sonra böylece akşamı mahvettiğimizi fark ediyoruz ama acıkınca yapacak bir şey yok...

Daracık yollardan nefes kesen deniz manzaralarını izleyerek Calvi’ye varıyoruz. Gece karnımız acıkmaya başlayınca limanda basit bir restoranda lezzetli salatalar yiyoruz, üzerine de taze meyvelerden yapılmış çok lezzetli dondurmalar... Bu arada Korsika’da şeftalili dondurma her yerde çok lezzetli, bunu bir yere not edin. Gecenin devamında birbirinden hoş dükkanlarla dolu Calvi çarşısında keyifli bir tur gerçekleştiriyoruz. Burada bulunan uzak doğu mobilya ve aksesuarları satan Impressions'dan, enteresan bir portatif hamak ve yoga pantolonları alıyoruz. Grubun beşte üçü Frankofon olunca, bu mağazanın sahibi ile edilen uzun mu uzun!?! sohbetle geceyi bitiriyoruz. 
 
Calvi sokaklarından bir detay
Sabah yeniden Calvi çarşısında herkes kendi merakına göre dükkanlara dağılıyor. Buradaki şarküteriler özellikle yerel ürünler açısından çok zengin; genellikle hepsinde sizinle birebir ilgilenecek bilgili birisi var, bütün ürünlerin yapılış şekilleri ve geldikleri yer hakkında bilgiler veriyorlar... Bizim girdiğimiz Annie Traiteur’de dükkanın sahibi bize neşeyle her şeyden tattırıyor. Bu arada kestane Korsika’nın milli meyvesi olduğundan, kestane ile yapılmış kestane unu, reçeli ya da Kestane likörü gibi ilginç ürünler de bulabilirsiniz bu dükkanlarda. Alışverişimiz bitince yeniden buluşup, bir zamanlar Turgut Reis’in toplarıyla dövdüğü surların içinden yürüyüşümüze devam ediyoruz. Kaleye giriş parasız, isteyen kaleyi istediği gibi gezebiliyor, kalenin içerisinde bir de askeri müze mevcut.

Kale turundan sonra kalenin üzerinde bir noktada yer alan ve tüm limanı panoramik olarak gören A Candella’da Okan’la küçük bir öğle yemeği kaçamağı yapıyoruz. Bu sıcak havada ağaç gölgesinden manzaraya karşı hafif bir şeyler atıştırmak iyi geliyor. Sonra diğerleriyle buluşup, surlar içindeki yürüyüşümüze devam ediyoruz. Surların içinde yer yer güzel dükkan ve kafelere rastlanıyor ve ortam oldukça keyifli...

OSMANLI'NIN TURGUT REİS’İ; CALVİ’NİN KORSAN DRAGUT’UNA KARŞI
Cenevizlilerin 15. Yüzyılda yaptığı güzel kalelerden iyi korunmuş bir örnek de bugün Calvi limanına bekçilik etmekte; aynı zamanda otantik bir çarşı bütün çekiciliğiyle surların içinden bu kaleye doğru uzanıyor... Bu haliyle Calvi iyi korunmuş bir ortaçağ liman şehri; öyle ki korsanlar az sonra köşeyi dönüp, saldıracaklarmış hissine kapılıyorsunuz zaman zaman...

Calvi’yi tanıtan bir çok kaynakta turistik çekiciliğe katkıda bulunmak için, “egzotik” bir korsan hikayesi havasında aktarılan şöyle bir hikaye okuyorum: “1553’te Fransız donanmasıyla birleşen Türk korsanı Dragut komutası altındaki Osmanlı donanmasının Korsika’ya saldırıp, Bastia, St Florent ve Bonifacio’yu fetheder; ancak “gururlu” Calvi’yi ele geçiremez”. Korsika’lıların Osmanlı korsanı dedikleri Dragut aslen Turgut Reis’tir ve hayatının önemli bir kısmını Korsika ve civarındaki adalara düzenlediği seferlerde geçirmiştir. Özellikle Bonifaccio’yu uzunca bir süre komutası altında tutan Turgut Reis; 1540’da bir sefer dönüşü Korsika kıyılarında gemilerine bakım yaparken, Andrea Doria’ya esir düşmüş ve 4 seneye yakın Doria’nın gemilerinde kürek mahkumu olarak çalıştırılmış. 1544'te Turgut Reis Genoa’da hapisteyken, Barbaros Hayreddin Paşa büyük bir donanma ile gelerek, Genoa’yı kuşatmış ve uzun süren bir pazarlık sonrası Ceneviz 3500 altın tutarındaki fidye karşılığında kendisini Osmanlı donanmasına teslim etmiştir. Ne gariptir ki; o gün serbest bıraktıkları bu adam, Barbaros öldükten sonra, Osmanlı donanmasının başına geçmiştir. Çok geçmeden yine, Korsika’ya gelerek; Bastia, St Florant ve Bonifacio’yu fethetmiş; Calvi’yi de yağmalamıştır. Ancak gerçekten de Calvi’yi fethedemediğinden; bu hikaye günümüzde bir tek Calvi tanıtımlarında anlatılıyor. İşte bu sebeple Korsika’da Türklerden ya da Turgut Reis’ten pek bahsedilmiyor ama Calvi’de “Dragut” derseniz, o başka...

KORSİKA’DA ŞARAP TURU
Calvi’den ayrılmadan önce turist ofise uğrayıp, geç kalan şarap turunda bize yardımcı olacak bilgi ve broşürleri alıyoruz. Korsika şarapları bekleneceği kadar iyi değil, ama Korsika’da tarihi antik çağlara dayanan şarapçılık; yakın tarihte ekonomik nedenlerden sekteye uğramış olduğu için, yeniden gelişen bir konu, bu yüzden belki de biraz bekleyip görmek gerekiyor. Korsika’nın yeni gelişen şarap endüstrisi; oldukça gelişkin turizm endüstrisiyle birleşince ortaya adanın tüm şarap bağlarını ziyaret edebilme olanağı çıkmış ve adadaki tüm turist ofislerden adanın bütün bağlarını gösteren haritalardan alabilir ve bulunduğunuz bölgedeki birkaç tanesine uğrayabilirsiniz. Biz de yolumuzun üzerindeki Domaine Orsini ve Clos Culombu’ya uğruyoruz. Hem uçsuz bucaksız yemyeşil bağ manzarasıyla gözlerimizi dinlendiriyoruz, hem de şaraplardan ve Domaine Orsini’de başka yerel ürünlerden tadıyoruz. Çok olağanüstü bir şaraba rastlamasak da; Orsini’nin köpüklü demi-sec Muscat’ı ve Culombu’nun rozesi bugün tattıklarımız arasında en hoşumuza gidenler oluyor. 
Orsini bağından bir detay

Domaine Orsini
Tadım faslını tamamlayıp, alacaklarımızı aldıktan sonra bir yüzme molası vermek üzere akşamı geçireceğimiz Ille Rousse yakınlarında bir plaja gidiyoruz. Pespembe bir akşamüstü, deniz, paylaşılan krepler ve buz gibi bir şişe roze ile nefis bir tatil kapanışı oluyor bu...

ILLE ROUSSE
Ille Rousse’a geliyoruz, etraf oldukça kalabalık, arabayı park etmeye çalışırken Özgür birilerine yol veriyor. O sıra da Engin, “Aa Vedat Milor” diyor, o mu değil mi? derken...  Daha sonra kendisini buranın en iyi restoranı Pascal Paoli’de görüp, o olduğundan iyice emin oluyoruz, böyle ücra bir yerde tanıdık bir yüz görmek hoşumuza gidiyor.

Ille Rousse oldukça canlı ve küçük ara sokakları olan sevimli bir yer... Her yerinde bir hareket, müzik, bir oyun bulunan, neşeli insanlarla dolu bir yer... Tabii bir de Fransız tatilcilerle... Biz de akşam yemeğini ara sokaktaki “U Spuntinu”’da yiyoruz. Lokaller arasında oldukça popüler bir mekan olduğu anlaşılan U Spuntinu’da trafik gece boyunca neredeyse hiç bitmiyor, 10.00 civarında masalar yeniden kuruluyor ve arka masamıza eski Fransa spor bakanı ve Fransa’nın eski ünlü rugby oyuncularından oluşan kalabalık ve eğlenceli bir grup geliyor. Bu arada kötü performansıyla, kendine İspanyol çingenesi süsü vermiş bir adam ve yeteneksiz sarışın dansçısı epeyi şamataya sebep oluyor ve ortamı ısıtıyorlar. Yediklerimiz tipik Korsika mutfağı ve hepsi lezzetli...
Yemek sonrasında Özgür Ille Rousse’da kalmak yerine Bastia’ya dönmeyi öneriyor, biz de kabul ediyoruz. Böylece iki saatlik zorlu Bastia yoluna koyuluyoruz; tabii şoför Özgür ve muavin Reyhan hariç; hepimiz arkada uyuyarak...

SON SÖZ
Korsika coğrafi yer şekli olarak “denizdeki dağ” olarak tanımlanıyor. Bu tabir Korsika’nın bende yarattığı duyguya da en uygunu... El değmemiş yer yer vahşi bir doğa; yüksek dağların arasından kıvrılan eşsiz manzaralı yollar; sonsuz “outdoor” olanağı; kayaları dövüp duran hırçın bir deniz... Doğrusu Akdeniz’in gördüğüm en temiz halini burada, Korsika’da gördüm. Gözlerim mavinin ve turkuazın her tonuyla büyülendi... Çöl, dağ, orman, plaj, şelale; gibi doğa şekillerinin en güzelleri, minik örnekleriyle bu adada toplanmış sanki... Doğasını, tarihini ve kültürünü böylesine koruyabilen yerlere olan hayranlığımın canlı bir nedeni olarak “Korsika” en sevdiğim yaz destinasyonları arasındaki yerini aldı bile.


*Bu tatile çıkmamıza neden olan Özlem Koşar ve Jeremy Perret, sonsuza kadar tatlı kızınızla birlikte çok mutlu olun...
*Bu destinasyonu seçmemize sebep olan, bize evini açan ve çetin Korsika dağ yollarında bir keçi zarafetiyle araba kullanan canımız, rehberimiz Özgür Ererdem’e ve bu güzel tatilin her anını keyifle paylaştığımız çok sevgili dostlarımız, Reyhan Tanrıöver ve Engin Şatana’ya teşekkürlerimizle...
*Bu yazıda kullanılan fotoğraflardan bazıları Engin Şatana'nın arşivinden alınmıştır.

FAYDALI ADRESLER:
Öncelikle tatili planlarken işinize yarayabilecek bir kaç linki aşağıda paylaşıyorum;
Genel:
Oteller için:
Şarap turu için:
GR20 parkuru hakkında:

RESTORAN-OTEL-ALIŞVERİŞ

BASTIA:
CHEZ HUGUETTE:
+33 (0) 4 95313760
Bastia limanında, mükemmel manzaralı bir lokasyonda bulunan Chez Huguette taze deniz ürünleri seleksiyonuyla bir çok Fransız yeme içme otoritesinden tam puan almış bir restoran...


PORT DE MACINAGGIO
U CULOMBU
+33(0) 4 95354507
Tipik bir akdeniz aile işletmesi... Limanda yer alıyor, deniz ürünleri ağırlıklı menü...


ERBALUNGA
RESTAURANT L’ESQUINADE
+33 (0) 4 95332273
Erbalunga limanında yer alıyor, sadece deniz ürünleri değil, oldukça kapsamlı bir et menüsüne de sahip...

LE PIRATE
+33(0) 4 95332420
Le Pirate Erbalunga’nın en iyi yorumları alan restoranı, oldukça rafine bir sunumu var. denemeye değebilir.


ST FLORENT
U TROGLU
Rue Centrale
+33 (0) 4 95 372073
Taze makarna çeşitleriyle göz dolduran hoş bir Korsika restoranı...

LA GAFFE
‪Port Plaisance,
+33(0) 4 95370012
İç tarafta değil de, liman tarafında, denize karşı oturmak isterseniz, iyi bir seçim...


PORTO
HOTEL CAPO D’ORTO
Porto limanına doğru inerken sağ tarafta, dağ manzarası güzel...
+33 (0) 4 95261114

RESTAURANT LE SUD
+33 (0) 4 95261411
Porto limanına tepeden bakan bir teras, kaçırmanız olanaksız... Ceviche’yi denemenizi öneririm...


CALVI
A CANDELLA
+33 (0) 4 95654213
Surların üzerinde, ağaçların arasında gizli, nefis bir terası var ve Calvi limanını panaromik gören nefes kesici bir manzarası... Mutfak tipik Korsika...

ANNIE TRAITEUR
5 Rue Clemenceau
+33 (0) 4 95654967
 Yerel gıda alışverişi ve Korsika ürünler hakkında öğrenmek için harika bir şarküteri...


L’ILE ROUSSE
U SPUNTİNU
1, Rue Napoleon
+33 (0)4 95600005
Lokaller arasında da popüler olan tipik bir Korsika aile işletmesi...

RESTAURANT PASQUALE PAOLI
2 Place Paoli
+33 (0) 4 95476770
Michelin yıldızlı bir deneyim istiyorsanız, Pasquale Paoli ana meydanda yer alıyor.