9 Ocak 2013 Çarşamba

HAVANA'DA GÜLÜMSEYEN YÜZLER



İlk Küba şarkısını duyduğumda kaç yaşındaydım hatırlamıyorum, ama Küba müziğine o an itibariyle aşık olduğumu söyleyebilirim. Sonra  17 yaşlarımdayken Buena Vista Social Club fırtınası dünyayı kasıp kavurmaya başladığında kararımı vermiştim, ilk fırsatta gidip görmeliydim Küba’yı… Bunu gerçekleştirmem  13 sene almış olsa da kesinlikle geç sayılmazdı…
Çok uzun bir uçuş sonrasında bavulumuzu alakasız bir bandın üzerinde güç bela bulup, para bozdurmak üzere sıraya girmeden önce, turist ofis’e taksilerin yerini sorduk, kadın yandaki duvara yaslanmış bir adamı işaret ederek, “that man is a taxi” dedi, adama bizi burada bekle diye tembihledikten sonra uzun para bozdurma sırasındaki yerimizi aldık. Bir süre sonra sevimli, esmer, kavruk bir adam geldi ve bize eliyle “gel işareti” yaptı,” bu sıra çok uzun, yukarda hiç sıra yok” dedi; sonra da bizim sarışın ve iri yarı taksi şoförünü gösterip “ben onun kardeşiyim” dedi,  bu fiziksel açıdan pek mümkün görünmese de inandık. Bu arada, adamın sözünü dinleyip, yukarıdan paramızı iki dakika içinde bozdurmuş ve dışarı çıkmıştık bile. Dışarı çıktığımızda önümüzde dört tekerleği olduğundan araba olduğunu çıkardığımız bir alet vardı. Evet bu taksimizdi ve aşağı yukarı bavulumuzla aynı boy olduğundan, buna asla binemeyeceğimizi düşünüyordum ama bavulu çok profesyonelce bagaja sığdırdılar. Az sonra, bu dört tekerlekli bir kısmı sarı; bir kısmı siyah; camları siyah filmli bir aletin içindeydik, kontak çevrilir çevrilmez müthiş bir gürültü ile birlikte bir “raggaton (Küba’da yeni populer olan Latin rap müziği gibi bir müzik)” başladı arabanın içinde… Bu müthiş gürültüye bir de camlardan gelen rüzgarın sesi karışınca hayatımızın en gürültülü yolculuğu bu oldu diyebilirim. Karanlık yollardan, virajları güç bela alırken bir yandan da öndeki iki adam bağırarak İspanyolca konuşmaya ve gülüşmeye devam ediyorlardı, içimizi rahatlatan tek unsur ise önde çalışan bir taksimetre olmasıydı.  Yarım saatlik bir yolculuk sonrasında Havana’ya vardık. Meşhur Malecon’a dalgalar vuruyordu, buna rağmen insanlar duvarların üzerinde oturup, şanslarını deniyorlardı sanki…
Aylar önce internetten ayarladığımız, hakkında bir sürü güzel şey okuduğumuz ve hatta parasını ödemiş olduğumuz otelimiz San Miguel’e kavuşmuştuk sonunda… Bu güzel koloniyal binadan içeri girerken ister istemez bir gülümseme yayılmıştı yüzümüze… 
Ta ki, bizi sonsuz ve güzel bir gülümseme ile karşılayan Michael, bize odamızı su bastığı için bu gece burada kalamayacağımızı söyleyene kadar... Bize çok güzel başka bir otelde yanlızca bu gece için bir oda ayırttıklarını ve gidiş – geliş taksimizi de ödeyeceklerini belirtti... Bu diğer otel en azından Havana’da olmalıydı değil mi? Bu soruya aldığımız cevap ise, “Havana da değil, ama çok yakın... sadece 15 dakika uzakta” oldu...
Önce yorgunluğumuzun da verdiği hassaslıkla agresif İstanbul tepkileri verdiysek de; sonunda tatilde olduğumuzu ve ne olursa olsun hiçbir şeyin keyfimizi kolay kolay bozmasına izin vermememiz gerektiğini hatırladık ve bir dakika içinde otelin barında buz gibi Küba biralarımızı içip, gülüşmeye başlamıştık bile…
Bu geceki otelimiz Miramar’da Chateu Hotel…  İsmi sizi aldatmasın… Her ne kadar adı Havana civarındaki en lüks oteller içinde geçiyor olsa da, burası 1980 öncesi bir Turban oteli havasında son derece “kitch”… Öyle ki lobisinde içinde plastik kuğuların ve kurbağaların yüzmekte olduğu bir süs havuzu bulunuyor…  Sonunda odamıza çıktık, ama o da ne? Kartı yuvaya soktuğumuzda odanın ışıkları yanmıyor. Bizi yukarı çıkaran ve nefis bir gülümseyişi olan bell-boy, yardım getirmek için aşağı indi ve 2 dakika içinde geri geldi, odaya girip ampulleri çevirmeye başladığında ışıklar teker teker yanmaya başladı… Hemen duş yapıp, yattık… Öyle yorgunduk ki, artık hiçbir şeyin öneminin kalmadığı bir noktadaydık…
HAVANA
Erkenden uyandık, Küba kahvaltısı tabir edilen, kötü tropik meyveler, kahve ve omletten oluşan kahvaltımızı ettik, derhal bizi almaya gelen taksiye binip, asıl otelimiz San Miguel’e geldik ve  odamıza yerleştik.  
San Miguel, meşhur Habaguanex otellerinden bir tanesi… Habaguanex otel ve restaurantları tüm eski Havana’daki en güzel koloniyal binaların aslına uygun şekilde restore edilip, butik oteller ve hoş restaurantlara dönüştürülmesini gerçekleştiren,  tabiî ki devlete ait bir şirket… Güzel tarafı projenin başında tarihçilerden oluşan bir kurulun olması ve binaları son derece profesyonel bir şekilde restore ediyor olmaları; olumsuz tarafı ise bu otel ve restaurantlarda bugünkü Küba gerçeklerinden çok uzak bir hayatın yaşanıyor olması…  
Kathedral meydanına girmeden hemen önce yolumuzu kesen faytoncu Joseph bizi ikna etmeye çalışıyor, hatta indirim bile yapıyor, ama daha keşfe yeni başladık, fayton turu için çok erken... Sonuçta neşeli bir sohbet kazanmış oluyoruz. Oradan ayrılırken Joseph bize “Havana çok güvenlidir” diyor;  “Havana’da 2 milyon insan yaşar. 1 milyonu insan; 1 milyonu polis, çok güvenli...”
Bu ilginç ve sevimli sohbet sonrasında tam göbeğinden eski şehre (Habana Vieja’ya) dalıyoruz. Kathedral meydanına girdiğimizde yeni restore edilmiş bir binanın, sapsarı duvarının önünde oturan, kafasında çiçekleri olan, rengarenk giyinmiş ve puro içiyormuş gibi yapan teyze karşılıyor bizi. Resmini çekmek isterseniz kendisine para veriyorsunuz, bir süre baktıktan sonra farkediyorum ki , Küba’ya giden birçok kişinin fotoğrafları arasında bu tatlı siyahi teyzenin resmi var... Yani aslında kendisini tanır gibiyiz bir anlamda...


Paralı resim çekmemek için direniyoruz ve kendisinin resmini çekmiyoruz ama meydana doğru köşeyi dönünce koluma giren ve elinde de kolum boyunda (yanmayan) bir purosu olan hoş giyimli amca pes etmemize neden oluyor. Bir şekilde kendimizi onunla resimler çektirirken buluyoruz. Daha hoş olanı ise Okan’ın kontrolümüz dışında oluşan bu resim çekme seramonisinin karşılığında çıkarıp bu amcaya 3 CUC vermesi oluyor. Henüz para kavramımız gelişmediğinden, 3 CUC’un bir Kübalı için neredeyse 10 günlük geçinme parası olduğunun bilincinde değiliz. (Akşama doğru bu konuda hızlı bir gelişme kaydediliyor ister istemez)
Bu çifte standartlı ekonomik sisteme alışmak ve Küba’nın aslında biz turistler için oldukça pahalı bir ülke olduğunu anlamak bir günümüzü alıyor.
Sabah kahvemizi Kathedral meydanındaki meşhur restaurant El Patio’nun meydanın tam ortasında bulunan masalarında içiyoruz. Bu arada da etraftaki turistleri avlayan geleneksel kıyafetli birkaç kadını ve az önce bizden 10 günlük geçimini elde etmiş olan şapkalı amcayı gözlemleme fırsatı buluyoruz. Meydana giriş noktasında sakin bir şekilde bekleyip, bizim gibi acemi turistlerin koluna giriyor ve tatlı dilleriyle onları ikna ediveriyorlar. Tam da bu sırada karşımızda durmakta olan bir karikatüristin Okan’a odaklandığını farkediyoruz, Okan her ne kadar göz temasından kaçınıyorsa da iş işten geçiyor ve karikatürist 2 dakika içinde oldukça başarılı bir karikatürü masamıza bırakıveriyor. “Ne kadar?” diye sorduğumuzda da “siz ne kadar vermek isterseniz?” diyor. Verdiğimiz 1 CUC karşısında benim de bir karikatürümü çiziyor ve teşekkür ederek uzaklaşıyor. (Para kavramı ile ilgili eğitimimiz tüm hızıyla sürmekte :)
Havana Vieja’daki turumuza Plaza de Armas ile devam ediyoruz. Burası açık hava kitap pazarının kurulduğu ve birçok eski kitabın yanısıra Fidel, Che ve devrim hakkında birçok kitabın da bulunabileceği; ortasından yemyeşil mini bir park geçen; denize oldukça yakın bir meydan... Tatlı turist avcılarından burada da bol miktarda mevcut...
Buradan sonra Havana’nın en önemli sokaklarından birinde, Obispo’da kalabalığa karışıyoruz. Bu sokak kurulduğu günden bu yana Havana’nın en canlı sokaklarından bir tanesi olmuş. Devrim öncesinde burası en lüks butiklerle, dünyanın dört bir tarafından gelen en kaliteli malların satıldığı dükkanlarla dolup taşarken; bugün burada herhangi bir lüksten bahsedemiyoruz. Yine de kalabalık ve hareketli oluşu sebebiyle şehrin kalbinin bu sokakta atmakta olduğunu söyleyebiliriz. Bugün burada kafeler, banka,  meşhur dondurmacı, Hotel Florida, CD ve hediyelik eşya dükkanları var. Sokağın ortalarında bulunan Hotel Florida da yine Habaguanex’in aslına uygun olarak restore ettiği nefis bir butik otel olarak, tipik koloniyal tarzda ve ağaçlık olan avlusuyla sokaktan geçenlerin hipnotize olmuş bakışlarına hedef oluyor. Aynı zamanda bu sokak Habana Vieja’yı (şu anda gezmekte olduğumuz eski şehir);  Centro Habana’ya (şehir merkezine) bağlayan sokak olma özellğine de sahip... 
Obispo’yu kesen yeni restore edilmiş şık binaları, minik turistik butikleri ve küçük tatlı bir parkı bulunan Mercaderes caddesinde keyifli bir yürüyüş sonrasında, şehrin üçüncü önemli meydanı  olan Plaza Vieja’ya çıkıyoruz. Tam da karnımız zil çalarken karşımızda gördüğümüz manzara bizi kendine doğru çekiyor. Bu güzeller güzeli meydanda bulunan ve Avusturyalı bir çiftin işlettiği, kendi birasını kendisi üreten “Taberna de la Muralla” bana göre Havana’nın en lezzetli mutfaklarından bir tanesine sahip... Öyle çok sofistike bir mutfak da değil, ferforje bir askılığa asılı servis edilen nefis Istakoz ve Karides karışımı şişler “brochettas T la Muralla” ve ev yapımı bira buranın en meşhur ve de nefis menüsü... Tüm şişler ve ızgara etler, restaurantın önüne kurulmuş olan dev barbeküde pişiriliyor. Biralar gerçekten çok nefis... Barbeküde pişen etlerin dumanına karışan mükemmel Küba melodileri de cabası... Siz öğle yemeğinizi yerken orkestra durup dinlenmeksizin çalıyor... Bu arada Küba’da sürekli deniz ürünü yemekten sıkıldığınızda (ki bu er ya da geç oluyor) yine Taberna de la Muralla’nın lezzetli hamburgeri ilaç gibi geliyor... (Hamburger + fıçı bira 3,50 CUC)
Bu nefis moladan sonra eski Havana keşfimize devam ediyoruz. Meydanın karşı köşesinde canlı ve heyecanlı bir müzik eşliğinde, uzun sopalar üzerinde dans eden, rengarenk kostümlü dansçılar görünüveriyor... Birdenbire ortam bir karnavala dönüşüyor; herkes gülümsüyor, dans ediyor, eğleniyor... Tabii arkadan gelen grubun en güzel kızı da para kesesini , sonsuz bir gülümseme eşliğinde  eğlenen turistlere uzatıyor ve bahşişleri topluyor... Bu ekip Havana dans okulu, her Pazar farklı kostümlerle uzun sopalar üzerinde eski Havana’yı dolaşıyorlar. 


Dans ekibi uzaklaştıktan sonra, Plaza Vieja’nın hemen köşesinde bulunan, pek çok turistin görmeden geçtiği, ama şehri 360 derece görüp anlamak adına müthiş bir buluş olan “Camara Oscura’yı” görmeye gidiyoruz. Burada sizi karanlık bir odaya alıyorlar, bu yüksek binadaki çeşitli noktalara yerleştirilen aynalar yardımıyla Havana’nın canlı görüntülerini 360 derece bu karanlık odadaki bir düzleme yansıtıyorlar. Mesela siz aşağıdaki meydanda sevgilinizle romantik anlar yaşarken bu odadaki turistler sizi görüp, hakkınızda espriler yapabiliyorlar. Ayrıca gösteriyi yapan Kübalı rehber de hem çok yetenekli, hem de son derece esprili...
Havana’da onlarca müze içinden herkesin ilgisini çekecek en az birkaç müze bulunur. Bizim bugünkü durağımız Rom Müzesi oluyor. Havana Club sponsorluğunda kurulmuş bu müzede son derece profesyonel rehberimiz eşliğinde romun nasıl yapıldığını, çeşitlerini, hangisinin en iyisi olduğunu yaklaşık 20 dakikalık bir turda öğreniyoruz. Turun sonunda ise ikram edilen nefis 7 yıllık romlarımızı yudumluyoruz. 
HAVANA’DA HEMINGWAY’İN İZLERİ
Tüm gün beklediğimiz an yaklaşırken akşam güneşinin ısıttığı Havana sokaklarında işten çıkan havanalılar, biz turistler, müzisyenler, fotoğraf çektirmek için kostümle etrafta dolaşanlar arasında bir köşe kapmaca başlıyor. Evet Hemingway’in meşhur La Bodeguita del Medio’sunda Mojitolarımızı yudumlama saati gelmişti. Burası Kathedral meydanına çıkan ara sokaklardan birinde bulunuyor. Küçücük bir bar ve son derce popüler... Öyle ki burayı içeriden gelen müzik sesleri ve akşam üzeri sokağa taşan kalabalıktan hemen tanırsınız. İçeri girer girmez orkestra sizi kırk yıllık arkadaşlarıymışsınız gibi karşılıyor. Her an elinize marakasları, hatta daha da iyisi mikrofonu tutuşturabilirler. Sürekli bir turist kalabalığı var, ortam o kadar samimi ki tatil boyunca buraya her geldiğinizde farklı ülkelerden birileriyle tanışabilirsiniz. Orkestranın Gloria Estefan’a benzeyen solisti, herkesi kaynaştırmakta usta, daha birinci mojitoları bitirdiğimiz anda bana marakasları isteyip istemediğimi soruyor, tabii bu teklifi hemen kabul ediyorum. Bir süre sonra bir İsveçli kadın alıyor mikrofonu, süper bir sesi var, o “summertime”ı söylerken, marakaslarımla kendisine eşlik etmeyi ihmal etmiyorum. 
Duvarda Hemingway’den kalan pek çok hatıranın yanısıra, ustanın kendi el yazısı ile yazılmış “My Mojito in La Bodeguita; my Daiquiri in El Floridita” yazısını görebilirsiniz. Ernest Hemingway hayatının önemli bir kısmını Küba’da geçirmiş, hatta 1954 yılında kazandığı Nobel ödülü de bugün hala adanın doğu ucundaki Santiago de Cuba’da bir kilisede bulunuyor. Büyük usta  ya da Kübalıların onu tanıdığı ismiyle “Papa”, 1932-1939 arasında Havana’nın meşhur pembe oteli Hotel Ambos Mundos’un 511 numaralı odasına yerleşmiş. “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” ve “Silahlara Veda”yı bu odada yazmış. Daha sonra Havana’nın dışında bir çiftlik evi satın alarak buraya yerleşmiş ve 1961’e kadar Küba’da kalmış. Küba’dan döndükten kısa bir süre sonra da av tüfeğiyle kendisini vurarak hayata veda etmiş.  
Hemingway’in diğer önemli barı El Floridita ise daha elegan, Kübalıların kapısından girmesinin söz konusu olmadığı bir başka dünyada yer alıyor. Obispo’nun Centro Habana’ya doğru açılan ucunda yer alan El Floridita’da Daiquiriler gerçekten çok lezzetli ve oldukça da kuvvetli... Efsaneye göre “Papa” buradaki rekoru 13 duble Daiquiri’ymiş. Bugün bu rekoru kırmayı başarabilirseniz, bir duble de El Floridita’dan size hediye ediliyor. Denemeyi düşünmüyoruz bile, çünkü birer kadeh bile barın ucunda oturmakta olan bronz Hemingway’le samimileşmemize yetiyor.
KÜBA’DA AKŞAM YEMEĞİ İÇİN SEÇENEKLER


Havana’da akşam bastırdığında yemeğinizi bir paladarda mı; yoksa bir Habaguanex restaurantında mı yemeniz gerektiği  konusunda kafanız karışabilir, bunun sebebi tüm gün etrafta gördüğünüz El Patio ya da Cafe del Orient gibi Habaguanex restaurantlarının romantik koloniyal ambyanslariyla sizi kendilerine doğru çekmesidir. İşin doğrusu Küba’da  iyi ve lezzetli yemek  için doğru adres kesinlikle bir paladar olmalı… 
Küba’nın turizme açılmasıyla devlet maximum 12 kişi ağırlanacak şekilde Kübalıların evlerinde, turistlere para karşılığında yemek servisi vermesine izin vermeye başlamış, bu ev restaurantlara da paladar denilmekte…  Bu kanunla birlikte bir çok Kübalı evlerini paladar olarak hizmete açmış, tabii ki yalnızca 12 kişiye hizmet veren paladar çok az, genellikle ilk avluda 12 sandalye içerde ya da farklı bir avluda daha fazla sandalye oluyor.
 Havana’da uluslararası standartlarda iyi mutfağı olan birkaç paladar var, ancak ülke çapında geziyorsanız gideceğiniz diğer paladarlar size Küba ev yemekleri sunacaklardır ve en güzel Küba yemekleri kesinlikle evlerde yapılanlardır. Ülkenin her yerinde en çok rastlayacağınız yiyecek de ıstakoz olacaktır, ülkemizde bir servet değerinde olan ıstakozlar, Küba’da tavuk fiyatına satılıyor ve zaman zaman bir porsiyonda iki tane olarak bile servis ediliyor.
Havana’ya dönersek, mükemmel bir yemek deneyimi için La Coccina de Liliam doğru adres olacaktır. Burası elçiliklerin bulunduğu Miramar’da bahçeli nefis bir villada yer alan bir paladar. Kocaman bahçesine girdiğinizde içerideki diplomat kalabalığını fark etmemeniz olanaksız. Nefis yemekleriyle de gönlünüzü kazanmaması mümkün değil.
DEVRİM MÜZESİ
Küba’nın tarihini, hikayesini ve ruhunu kavramak için yapılacak en doğru hareketlerden biri de Museo de Revolucion’u (devrim müzesini) gezmek olacaktır. Şehir merkezinde yer alan devrim müzesi her ne kadar propaganda ile dolu olsa da Küba’da sosyalizmin neden ve nasıl oluştuğunu kronolojik sıralamayla çok açık ve herkesin anlayabileceği şekilde aktarıyor. Müzeyi kronolojik olarak gezebilmek için en yukardan aşağıya doğru inmek gerekiyor. Batista döneminin zulmü, Fidel Castro, Che ve Kübalılar tarafından çok fazla sevilen ancak Küba dışında çok bilinmeyen Camillo Cienfuegos’un yönettiği harekatlar; Fidel ve Raul Castro’nun tutuklanmaları ve sürgün düşmeleri hakkında gazete haberleri, belgeler, özel eşyalar sergilenmekte ve tüm bunları görmek gerçekten de son derece etkileyici…
Bunun yanı sıra devrimle ilglili görülmesini tavsiye edebileceğim ve yine çok etkileyici olan Hotel Habana Libre’nın lobisi… Şimdiki Hotel Habana Libre,  Mart 1958’de Batista tarafından görkemli bir açılışla hizmete giren Havana Hilton… Fidel’in ordusu Ocak 1959’da Havana’ya ilk girdiğinde Havana Hilton’u işgal etmiş ve Fidel ülkeyi bir süre otelin 24.katından yönetmiş. Bugün Hotel Habana Libre’nin lobisinde Fidelin adamlarının şehre girdikleri ilk gün otelin lobisinde çekilmiş fotoğrafları asılı ve resimlere bakarken o anı hayal etmek bile insanın tüylerini ürpertmeye yetiyor…
SON SÖZ
Rusya’nın çöküşü ile çok karanlık bir dönem geçiren Küba 1994’da ekonomik kalkınmayı sağlayabilmek için ülkeyi turizme açmaya karar vermiş ve çifte standartlı bir ekonomik sisteme geçmiş. Ülkede Küba’lılar peso harcamaya devam ederken; turistler pesonun 25 katı değerinde ve Amerikan dolarına birebir denk olan ve CUC ismi verilen bir başka para birimi kullanmak durumundalar. Bu sistem ülke ekonomisini karanlık dönemden çıkarmış çıkarmasına ama Kübalılar arasında da ciddi eşitsizlikler baş göstermeye başlamış; yeni sosyal sınıflar çok belirgin şekilde göze çarpmakta; turizmle ilgilenen herkes bir şekilde daha fazla para kazanmanın yolunu bulmuş, turizmle ilgisi olmayanlar ise hayatlarına eski standartlarında devam etmişler. Gidişat o ki; ülkenin bir numaralı umudu olan turizm, ülkedeki rejimin çöküşünün temellerini hazırlamakta… 

Küba’da tanıştığımız herkes son derece neşeli ve kocaman bir gülümseyişe sahip,olağanüstü bir ortak kültürleri var; müzik ve dans… Bunu görebilmek için sokağa çıkmanız yeterli, müzik ve dans her yerde; yaşamın tam ortasında yer alıyor. Kübalılarla biraz sohbet ettiğinizde herkesin umutla ülkenin dünyaya açılacağı o günleri beklediğini görüyorsunuz. 
O gün geldiğinde bundan daha iyi bir durumda olup-olmayacaklarını henüz bilmiyorlar ama bunu yaşamadan görmeleri mümkün değil… Umarım o gün geldiğinde kültürlerini ve kocaman gülümseyişlerini feda etmek zorunda kalmazlar…


FAYDALI ADRESLER:

OTELLER
Otel için tek adres;


Aslına uygun restore edilmiş, koloniyal tarzda butik otellerden en beğendiğinizi seçin... İçlerinden en kalıp da beğendiklerimi de aşağıda görebilirsiniz.
Bütün bu otellerin barları keyifli; hepsinde legal puro satışı var; hatta istediğiniz "limited edition" çeşitleri de istek üzerine bulabiliyorlar.


HOTEL SAN MIGUEL

Calle Cuba No 2, esquina Peña Pobre, La Habana Vieja

Tel: (537) 862 7656

PALACIO O'FARILL

Calle Cuba 102-108 entre Chacón y

Tejadillo, Habana Vieja, Cuba.
Tel: (537) 860 5080

HOTEL FLORIDA*

Calle Obispo esq. a Cuba. Ciudad de La Habana

Tel: (537) 862 4127

*Florida'da kalmadım ama görünce aklım kaldı...

KAFE/RESTORAN

Havana hızlı bir değişime girdiği için, her geçen gün yeni ve iddialı bir paladar açılıyor. Bu sebeple size en iyileri, en son değerlendirmelere bakarak derledim.

SAN CRISTOBAL PALADAR

San Rafael No 469, E/ Lealtad y Campanario, Havana, Cuba
+537 860-1705

PALADAR LOS MERCADARES

Calle Mercaderes #207 e/ Lamparilla y Amargura, Havana
+537 8612437

DONA EUTIMIA

Callejon del Chorro # 60-C | Plaza de la Catedral, Habana Vieja, Havana 
+537 8611332

LA COCCINA DE LILIAM

Calle 48 No. 1311  Entre 13 y 15. Miramar, Playa., Havana
+537 209-6514

BİR TÜRK’ÜN VİETNAM MUTFAĞI İLE RANDEVUSU

Hanoi'de meyve satan bir kadın
Asya’ya ilk seyahatim… Aylarca süren titiz planlamalar ve bekleyiş sonrası nihayet Ho Chi Minh uçağının içindeyiz. Bir Vietnam seyahati size binlerce konu hakkında yazdırabilir ama bu yazımın konusu muhteşem Vietnam mutfağı olacak… Neden mi? Çevremde zaman zaman duyduğum” Asya’ya gitmiyorum çünkü aç kalırım diye korkuyorum”; ya da bu seyahat sonrası bana sıkça sorulan ve bir temenni şeklinde gelişen “Oralarda böcek falan yemediniz inşallah?” yorumlarının bana verdiği ilham sebebiyle… Asya mutfağı uzaktan görüldüğü gibi korkutucu değil, onun birçok yüzü var…  Ve Vietnam mutfağı, Asya mutfakları arasında üst sıralarda yeralıyor…
SAIGON’DA VİETNAM MUTFAĞI İLE AŞKA DÜŞMEK
Gelin gezimize Güney Doğu Asya’nın incisi Ho Chi Minh City ya da eski adıyla Saigon’dan başlayalım. Öncelikle şehir hakkında birkaç ipucu vermek gerekirse, burası beklediğim gibi tütsü dumanları arasından konik şapkalı egzotik kızların size gülümsediği bir eski zaman şehri değil, aksine bir metropol ve çok uluslu şirketlere dolu olduğundan bir çok batılıyı misafir ediyor. Bu da yemek alternatiflerinin burada sonsuz olduğu anlamına geliyor; lüks oteller, çeşit çeşit mutfaklar, her türlü markayı bulmak mümkün burada…  Eğer Uzak Doğu mutfağı ile aranız iyi değilse, Saigon’da gönlünüze göre bir şeyler bulursunuz mutlaka. 
HOTEL CONTİNENTAL’DE SABAH KAHVESİ
Hotel Continental'de sabah kahvesi
Sabahın erken saatlerinde meşhur Hotel Continental’in yemyeşil avlusunda oturmuş, buranın 50’lerden savaşın bittiği 1975 yılına kadar neler görmüş geçirmiş olabileceğini hayal etmeye çalışıyorum. Bu bahçenin ajanlar, savaş muhabirleriyle dolu olduğu dönemler aslında çok da uzak zamanlar değil, fincanımdan gelen tatlı ve yoğun koku hayal gücümü tetikliyor, bu içtiğim aromatik ve yoğun kahve, meşhur Vietnam kahvesi. Kokusu size sanki şekerliymiş gibi bir his veriyor ama içtiğinizde katran kadar yoğun bir kahve ile karşılaşıyorsunuz.Vietnam kahvesinin bir çok da çeşidi var; yerel olarak en fazla tüketilen kahve çeşidi, yoğunlaştırılmış, kremamsı süt üzerine çok yoğun Vietnam kahvesinin ve bol miktarda buzun eklenmesiyle içileni. Vietnamlılar buna bayılıyor, bizlerin ağız tadı için ise değişik olduğu söylenebilir.


HUONG LAI
Lokal lezzetleri keşfetmeye devam ediyoruz ve ilk durağımız Huong Lai… Burası fakir çocukları servis ve mutfak sanatları konusunda yetiştirerek , eğitimleri tamamlandığında da onlara şehrin en iyi otel ve restaurantlarında iş bulan, sosyal sorumlulukla, mükemmeliyetçiliği birleştirmiş düzgün bir restaurant. Her şey günlük ve taze malzemelerden hazırlanıyor, geç kaldıysanız menüdeki popüler şeyleri bulamama riskiniz yüksek. Menümüzde limon otu ve acı kırmızı biber ile sote edilmiş dana eti, Hindistan cevizi sütü buharında pişmiş karidesler, istiridye sosuyla sote edilmiş sebzeler ve tofulu sebzeli kızarmış pilav var. Cömertçe kullanılan limon otu ve Hindistan cevizi öylesine aromatik ki, aklınızı başınızdan alıyor, her şey olması gerektiği kıvamda ve çok lezzetli… Tofulu ve sebzeli kızarmış pilav çok başarılı, daha önce uzak doğu lokantalarında yediğim hiçbir pilava benzemiyor, çok daha rafine bir lezzete sahip…  Bu güzel yemeğin üzerine bize ikram edilen lotuslu yeşil çay sindirim için birebir, ancak demliğin içinde çok beklediğinde tadı çok acı olabiliyor.
SAİGON’UN KALBİNDE BİR “AFYON ÇİÇEĞİ”

Saigon’un merkezinde eski bir haşhaş rafinerisinden dönüştürülen ve içinde bir çok bar ve restaurant barındıran nefis bir avluda bulunan Hoa Tuc şehrin en beğenilen, yeni nesil restaurantlarından bir tanesi…  Hoa Tuc’un kelime anlamı “afyon çiçeği”... Restaurantın yanı sıra amatör yemek okulu mevcut ve özellikle turistlerin büyük ilgi gösterdiği kurslar yine şehrin popüler aktivitelerinden… Olağanüstü bir Vietnam mutfağı deneyimi yaşıyoruz burada; orta Vietnam’da bulunan eski impartorluk başkenti Hue’nin kutlama yemeği olarak bilinen “Chao Tom” pirinç eriştesi, incecik pirinç kağıtları ve bol sebze ve yeşillikle servis ediliyor. Chao Tom’u tarif etmek gerekirse,  karidesten yapılan aromatik ve lezzetli bir köftenin şeker kamışı üzerine sarılarak kömür üzerinde kızartıldığını düşünün, sonra tabağınızda bulunan kağıttan daha ince pirinç kağıtlarına; ki bunlara “Banh Cuon” deniliyor, bir yaprak marul, biraz nane, üzerine Vietnam’ın meşhur yapışkan pirinç eriştelerinden ve bir parça da bu kızarmış karidesten koyarak, minik dürümler yaptığınızı ve bu olağanüstü lezzetli dürümleri önünüzdeki şık kasede duran “balık sosu”na (fish sos) bandıra bandıra yediğinizi düşünün. Bayıldınız değil mi? Ben de…
Bunun yanında “Banh khot” yiyoruz; içi karidesle doldurulmuş hindistancevizinden yapılmış lokmalar... Seyahatimiz boyunca hindistancevizi ile karideslerin müthiş harmonisi peşimizi hiç bırakmıyor, bu nefis bir keşif…
MANDARİN
Saigon’dan ayrılmadan önce birkaç kaynaktan edindiğimiz bilgiye dayanarak, şehrin en iyi restaurantlarından biri olan Mandarin’de bir akşam yemeği fırsatı yakalıyoruz. Burası şık bir mahallede, güzel dekore edilmiş, üst kalite şaraplardan oluşan geniş bir şarap menüsü olan ve zengin menüye sahip bir restaurant. Açıkçası Vietnam’da şimdiye kadar yediğimiz yemeklerden çok farklı bir kalite ile karşılaşmamış olmamıza rağmen diğer yerlere göre oldukça pahalı bir mekan, fiyatlar aslında dünya standartlarında, ama bu fiyatların Vietnam için gerçek üstü fiyatlar olduğu söylenebilir. A la carte ya da menü seçeneklerinden seçebiliyorsunuz, menüler genellikle 6 farklı yemekten oluşuyor, bizimki de hindistancevizi içinde pişmiş deniz mahsulleri çorbası, karidesli börekler, yengeç, müthiş aromatik ve yumuşaçık bir tavuk eti (ana yemekler buharda pişmiş pilavla servis ediliyor) ve enfes mango flambe’den oluşuyordu. Mandarin’de yemeklerin lokalden çok; lokal esintili enternasyonal mutfak olduğu söylenebilir.
HAYALLERİNİZDEKİ UZAK DOĞU; HANOI…
Hanoi Eski Mahalle

Hanoi’yi gören birisine sorsanız, muhtemelen size ilk olarak “eski mahalle”nin otantik sokaklarından, motorlardan ve Hanoi’de karşıdan karşıya geçmenin müthiş bir deneyim olduğundan bahsedecektir. Gerçekten de Hanoi’de karşıdan karşıya geçmek ilk birkaç saat imkansız gibi görünse de, eğer eski mahallenin sokaklarında ilk birkaç saati atlatabilir ve yavaş yavaş şehrin “organize kaos” havasını kavramaya başlarsanız bir süre sonra yavaş adımlarla karşıdan karşıya geçmek eğlenceli hale bile gelebilir. Vietnam yemek kültürü ve sosyal hayatını anlamak için en iyi yer  Hanoi’nin “eski mahalle”si…  Her köşe başında bir şeyler pişiyor; insanlar kaldırımlar boyunca minik taburelerde oturup, sohbet ederek yerel bira, Bia Hoi’lerini yudumluyorlar; konik şapkalı güzel kızlar omuzlarında taşıdıkları terazi şeklindeki sepetlerinde envai çeşit tropik meyveleri satıyorlar; yürürken kovaların, leğenlerin içinde haşlanmış bütün tavuklar ya da ne olduğu anlaşılmayan yiyecekler görmek hiç de şaşırtıcı değil… 
Yol kenarında haşlanmış tavuklar
BİR KASE VİETNAM; PHO BO!
 Vietnam’ın sokak yemeklerini denemek istiyorsanız “eski mahalle”  bunu yapmak için de en uygun yer olabilir. Biz de trene yetişme telaşı içinde otelimizdeki görevliden öğrendiğimiz  ara sokaktaki geleneksel “Pho”cu da sokak yemeği imtihanımızı veriyoruz. Burası sadece lokallerle dolu tipik bir Pho dükkanı, “Pho” Vietnam’ın simge yemeği, hatta bazılarına göre Vietnam’ın bir kaseye sığdırılmış hali… Hanoi Pho’nun doğduğu yer ve orjinali dana etiyle yapılıyor, tavuk, domuz ve deniz ürünleriyle yapılanı da var. Biz de el işaretleri ve inek taklidi bile yaparak birer kase Pho ısmarlıyoruz. İçeride oturan herkes bir yandan Pholarını içerken, diğer yandan da yukarıdaki eski televizyondan yayınlanmakta olan pembe diziyi izliyorlar. Bu arada dükkan sahibi masamıza oturup, önüne bir kesme tahtası koyuyor ve dolaptan çıkardığı dana etini ince ince doğramaya başlıyor, pembe diziyi seyrederek… Phoya gelince,3 saat boyunca kaynamış,  yoğun bir et suyunun içinde, incecik doğranmış yumuşacık dana etleri ve erişte olan son derce aromatik, doyurucu ve sağlıklı bir erişte çorbası… Vietnamlılar Pho’yu özellikle sabah kahvaltılarında tercih ediyorlar, et suyu kokusu sebebiyle bu  benim için pek mümkün olmuyor ama  öğlen ya da akşam bir kase Pho çok iyi geliyor. Pho, Pho 24, Pho 2000 gibi modern zincir restaurantlarında  da tadılabilir, bizim gibi lokal bir Pho dükkanında da; ama hijyenle ilgili takıntılarınız varsa risk almayın.
SOKAK YEMEKLERİ İLE TANIŞIN
Hanoi Eski Mahalle
Sokak yemekleri demişken, Vietnam sokak yemeklerini çok merak ediyorsunuz ama hijyenle ilgili endişeleriniz var, merak etmeyin yalnız değilsiniz. Bu düşünceden hareketle oluşturulan harika bir restaurant projesi; Quan an Ngon, Vietnam’ın muhteşem sokak yemeklerini hijyen endişesi yaşamadan, güvenle tadabileceğiniz harika bir restaurant… Oldukça büyük bir alana kurulmuş olan Quan An Ngon, yemek standları ile dolu kocaman bahçesi, olağanüstü servisi ve lezzeti ile dikkat çekiyor. Üstelik sadece turistlere hitab eden bir yer değil, içerideki çoğunluğun Vietnamlı müşterilerden oluşması da gerçek lezzetleri tatmakta olduğumuz hissini pekiştiriyor. Burada da “Chao Tom”’dan, yani  şu şeker kamışına sarılmış karides köftelerinden yapılan dürümlerden vazgeçemiyoruz,üstelik be yediğimiz daha da lezzetli çıkıyor şansımıza; diğer bir keşfimiz güney Vietnam mutfağından  “Banh Xeo”, yani hindistancevizi sütü ve pirinç unundan yapılarak, içi deniz ürünleriyle doldurulan meşhur Vietnam pankekleri oluyor. Servis öyle iyi ki; dürümlerinizi bile tek tek hazırlayabiliyorlar, size bir tek yemesi kalıyor. Garsonumuzdan bana dışarıdaki standları dolaştırmasını rica ediyorum, işini gücünü bırakıp büyük bir keyifle tüm standları dolaşıyoruz birlikte. Standların hepsi taptaze bin bir çeşit malzeme ile dolu, her şey sepetlerde, gördüğüm en ilginç şey ise gagaları ve gözleri ile birlikte derin yağda kızartılmış serçeler oluyor.
Quan an Ngon’un Saigon’da da bir şubesi bulunuyor.


Derin yağda kızarmış serçeler



FRANSIZ MAHALLESİNDE BİR VİLLA
Hanoi
Hanoi’nin farklı bir yüzünü görmek için son yılların gözde restaurantı Madame Hien’de yer ayırtıyoruz. Burası Hanoi’nin Fransız mahallesinde şık bir koloniyal villa’da yer alan, ünlü bir şef olan “Didier Corlou” tarafından işletilen, Fransız ve Vietnam mutfaklarını birleştiren bir füzyon restaurantı…  Fenerlerle aydınlatılmış bahçede bizim için ayrılmış masamızda oturup, geniş şarap menüsünü inceliyoruz, aradığınız her türlü şarabı bulabileceğiniz bir yer burası, biz de nefis bir Bordeaux’da karar kılıyoruz. “Nem”;  karides ve mangolu Vietnam börekleri mangonun verdiği aroma ile taptaze bir lezzet sunuyor; burada da Vietnam pankeklerinden vazgeçemiyoruz, ama bu kez yengeçli bir versiyon deniyoruz, en az diğerleri kadar lezzetli… Madame Hien’de tattığımız en sıra dışı lezzet ise “crab cake” yani yengeç keki oldu; muz yaprağına sarılarak pişirilmiş Hindistan cevizi sütü, kişniş ve yengeçten oluşan bir püre; kişniş seviyorsanız bu tam size göre. Son olarak da limonotu üzerinde pişmiş bufalo eti gerçekten damaklarda bir şölen vaadediyor. Bu ziyafetin üzerine de dijestiv olarak tadını portodan biraz daha hafif olarak tarif edebileceğim “siyah pirinç şarabı” içiyoruz, pirinç şarabını seveceğimi düşünmüyordum ama dijestiv olarak gayet lezzetli bir alternatif…  
CHA CA LA VONG VE KOTO
Cha Ca @ Koto
Hanoi’nin meşhur balık yemeği cha ca yemek için doğru adres, eski mahalledeki “Cha Ca La Vong”… Burası 1899’da kurulmuş çok eski bir aile restaurantı, yıllardır aynı malzemeleri kullanarak aynı yemeği pişiriyor, tarif ise aile sırrı olarak tutulmakta…  Cha Ca La Vong’u kapısındaki balıkçı heykelinden ve içerideki kalabalıktan tanıyabilirsiniz. Kapıdaki balıkçı ise restauranta ismini veren Vong’un heykeli… Sanıyorum Cha Ca’da fark yaratan balığın tazeliği, kılçıksız löp etli bir balık olması ve içinde marine edildiği müthiş sos…
Ama ben size Koto’nun Cha Ca’sından bahsetmek istiyorum. Cha Ca La Vong’dan farklı olarak Koto’da bu yemek pirinç kağıtları ile sunuluyor. Yeşillikler ve aromatik otların üzerine, ince pirinç eriştesi, ananas parçacıkları, fıstıklar ve en üstte de nefis balık parçacıkları, incecik pirinç kağıtlarına sarılıyor ve bu enfes lezzetli dürüm bol sarmısaklı balık sosuna (fish sos) batırılarak afiyetle yeniyor. Ünlü Temple of Literature’un tam karşısında bulunan Koto, Vietnam’ın sosyal sorumluluk bilinci ile kurulmuş ilk restaurantlarından ve bu sebeple de en meşhuru olduğu söylenilebilir. Koto fakir ailelerin çocuklarını alarak servis ve mutfak alanında yetiştiren bir restaurant, ünlü oteller tarafından bir akademi gibi kabul görüyor. Yakında Saigon’da da bir şube açacaklar.
Temple of Literature'da mezuniyet fotoğrafı 
VIETNAM’IN DONDURMALARI
Taze pirinç, yeşil çay, siyah susam, susam, zencefil ve tabii hindistancevizi, mango, ananas… Tüm bunlar Vietnam’ın çeşitli restaurant, kafe ya da dondurmacılarında rastlayacağınız ilginç dondurma çeşitleri… Bunların her birini tatmak cesaret ister gibi görünse de, cesareti toplayıp denemek gerekiyor. Doğal malzemelerden yapıldıkları için dondurmaların her biri aykırı tatlarına rağmen dehşetli lezzetler sunuyor ve ben seyahatin sonuna doğru dondurmalara karşı ayrı bir heyecan duymaya başlıyorum.
MEŞHUR “FISH SAUCE”
Vietnam’da nereye giderseniz gidin önünüze bu sos geliyor. Eğer soya sos isterseniz, garip bakışlara maruz kalıyorsunuz, ama yine de bozuntuya vermeyip getiriyorlar. Bu arada Vietnam’da soya sos bizim alıştığımız soya soslardan çok daha lezzetli, yine de milli sos o değil, “fish sos” yani balık sosu… Tek başına son derece ağır bir tadı olan fish sos, bütün o dürümler, börekler, lokmalar, pankeklerle olağanüstü bir uyuma sahip.
SON SÖZ
Vietnam zengin ve çok çeşitli bir yemek kültürüne sahip. Her bölgesinde farklı bir tarif, her tarifte farklı bir yorum… Ülkenin dört bir yanında yetişen bin bir çeşit meyve, sebze, adını bile duymadığınız baharatlar, deniz ürünleri, cesur kombinasyonlar, baharatlar ve aromaların tat ve koku alma duyularının üzerinde yarattığı şaşkınlık ve heyecan;  Vietnam mutfağını dünyanın en renkli mutfaklarından biri yapıyor. Hele de Uzak Doğu mutfağına küçücük de olsa bir ilginiz varsa  Vietnam’ı sakın kaçırmayın. 

YAĞMUR'DA VENEDİK


14 yaşımdayken ilk gittiğimde bir film seti gibi gerçek dışı ve romantik gelmişti bana… İşte bu yüzden 28 yaşımda sevdiğim adamla birlikte yeniden gelmek istedim Venedik’e… Bu kez film setinde bir figüran olmak için değil de, başrol oynamak için…

Uçağımız kalın bulut katmanları arasından Marco Polo havalanına doğru inişe geçtiğinde hala kendi kendimize “Mayıs’ta Venedik’te hava ne kadar kapalı olabilir ki” diyorduk, yere indiğimizde ise ne kadar kapalı olabileceğini gördük ve yenilgiyi kabullendik.

DORSODURO’DA BİR ÇATI KATI


İnternetten ayırttığım eski bir Venedik evinin çatı katında hizmet veren Bed & Breakfast Venedik’in Dorsoduro bölgesinde, şehrin en eski kilisesi Ai Mendicoli’nin hemen arkasında yer alıyor, sanıyorum bir zamanlar kilisenin bir parçasıymış bu bina… Ev sahibimiz yarı İtalyanca yarı İngilizce olarak anlattığı hikayeleriyle; kedisi Trudi ise sessiz sakin halleri ile en az ev kadar eskiymiş izlenimi verdi bize…


Gece yarısı gök gürültüsü ve çatıya vuran yağmur damlalarının sesi ile uyanıp Venedik’teki ilk günümüz için endişelendiysek de, sabah odamıza gelen taptaze kahvenin kokusu ve aşağıdan yükselen Vivaldi ezgileri neşemizi yerine getirdi ve ev sahibimizin bize verdiği en sağlam şemsiyeyi alarak, kendimizi Venedik sokaklarına ve kanallarına teslim ettik.
Sokaklar kırık şemsiyelerle dolu, bizimki fırtına sebebiyle zor idare edilse de kırılmayacak kadar sağlam, kendimizi bir an evvel bir müzeye atmamız gerekiyor. 

ACADEMIA BRIDGE VE PEGGY GUGGENHEIM
Dorsoduro bölgesinden San Marco’ya doğru yürürken karşımıza ilk olarak adını yan tarafındaki müzeden alan Academia Bridge çıkıyor. Venedik’e gittiğinizde hava nasıl olursa olsun bu köprü üzerinden Canale Grande’ye ve şehre şöyle bir bakın o an kendinizi dünyadaki en özel insan gibi hissedeceksiniz. Bu bölgede iki önemli sanat müzesi bulunmakta bir tanesi klasik sanat koleksiyonuna sahip Galeria dell’Academia, diğeri de eşsiz modern sanat koleksiyonuyla Peggy Guggenheim… Biz tercihimizi Palazzo Vernier dei Leoni’de yer alan Peggy Guggenheim’den yana kullandık. Buradaki koleksiyon Picasso’dan, Duchamp’a, Jackson Pollock’a kadar birçok modern ve surrealist sanat eserini içerisinde barındırıyor. Aslında binanın kafesinde oturarak tadını çıkarabileceğiniz çok güzel bir bahçesi de mevcut ama yağmur buna izin vermiyor maalesef.

YAĞMURDA SAN MARCO
Çıktığımızda yağmur olanca hızı ile devam ediyordu, ama bu bizi San Marco hedefimizden alıkoymadı, şemsiyemizin altında birbirimize sımsıkı sarılmış ve yarı ıslanmış olarak girdik San Marco’ya… Manzara muhteşem ve her detayı düşünülmüş, San Marco’nun en güzel tarafı bir bütünlük içinde olması, manzarayı bozacak hiçbir şey görmüyorsunuz, plastik sandalye, çirkin tabelalar gibi… Dahası pembe camlı sokak lambaları, Cafe Florian ve Cafe Lavena gibi Venedik’in 250 yılı aşkın zamandır burada bulunan kafeleri, ve bu kafelerin orkestralarının çaldıkları kulakları okşayan ve bu eşsiz manzarayı tamamlayan klasik melodiler gibi özel bazı detaylarla daha eşsizleştirilmiş burası… Öyle ki bu meydana saygı sebebiyle yemeğinizi alıp, meydanda yere oturarak yemeniz yasak, ilk başta çok garip bir uygulama gibi gelse de bu kadar çok turistin olduğu yerde temelde doğru bir uygulama bence.
San Marco kathedrali’nin önündeki sıra aşılacak gibi görünmediği için Palazzo Ducale yani Dükler sarayını gezmeye karar verdik, burası gotik stilde bir yapı ancak Avrupa’nın hiçbir yerinde görülmeyecek, kendine özgü bir stili var, son derece ihtişamlı ve stil olarak biraz Doğu (hatta Osmanlı) ile Batı arasında kalmış hissi verdi bana… Burada yapılabilecek bir diğer aktivite de, şehrin en yüksek binası olan çan kulesi yani La Campanille’e çıkarak, Venedik’e bir de tepeden bakmak olabilir. Ancak tüm bu müze ve binalara girebilmek için çok uzun turist kuyruklarını göze almanız ve bizimki gibi yağmurlu durumlarda ise bu sıranın kesinlikle yağmur altında beklemiyor olması gerekiyor. 


SAN MARCO’DA GÖKKUŞAĞI

Öğleden sonrayı çeşitli daracık ara sokaklardaki osterialarda küçük yerel peynir ve şarkuteri tabakları atıştırarak ve bölgeye özgü köpüklü şarap Prosecco içerek geçirdik. Akşamüstü hafif çakır keyif kafalarla yürürken birden güneş açtı, aynı anda yağmurun da yağıyor olması sebebiyle bir yerde olağanüstü güzellikte bir gökkuşağı olmalı varsayımından yola çıkarak, olduğumuz yerden San Marco yönüne doğru koşmaya başladık. Meydana vardığımızda doğu ucundan görünen manzara tam anlamıyla büyülüydü, başlangıç noktası San Marco kathedralinin arkası olan gökkuşağının diğer bir ucu da karşıdan görünen San Giorgio Maggiore adasına düşerken, yerler güneş ışıkları ve binaların yansımaları ile parıldıyordu. Böyle bir manzara karşısında insan delice bir keyfe kapılıyor. Günün bu en mükemmel manzarasını akşamüzeri 258 yıllık Cafe Lavena’da canlı müzik eşliğinde prosecco içerek kutladık.

AI GONDOLIERI
Venedik İtalya’nın genelinden farklı olarak güzel yemeğin çok ama çok zor bulunduğu bir şehir, bu sebeple lokantaları ve yemek kültürünü gitmeden önce çok iyi çalışmak gerekiyor. Biz de bunu bilerek akşam şehrin güzel lokantalarından bir tanesi olan Ai Gondolieri’de yer ayırttık. Bir şişe Barolo, geyik etli, porcini mantarlı ve taze kuşkonmazlı bir menüyle bu güzel günü kutladık. Çok geniş bir şarap listesi ve mevsimsel olarak güncellenen menüsüyle burası çok iyi bir seçimdi. Gecenin geri kalanını da Rialto’daki Bacarro Jazz’da hazır şeftali suyu ile hazırlanmış Bellini (mevsiminde taze şeftali suyu ve prosecco ile yapılan bir yerel kokteyl) içerek noktaladık, yağmurun geçit vermiş olmasına kaldırdık kadehlerimizi caz eşliğinde…


SAN MARCO KATHEDRAL’İNDE PAZAR AYİNİ VE CASTELLO’DA MASKE YOLCULUĞU
İkinci günümüze San Marco kathedralinde bir Pazar ayinine katılarak başladık, tüm izdihama rağmen içeri girmeyi başardık ve son derece gösterişli ve süslü bu ayini görebilme şansını yakaladık. Tüm o turist itiş kakışı esnasında gördüğüm rengarenk ve ışıl ışıl tören, tütsü kokuları ve ulvi sesler eşliğinde tatma duyusu haricindeki tüm duyularımıza işledi. Tütsü kokuları ve turist itişmeleri içindeki bu özel deneyimden sonra Castello tarafında yürüyerek günümüze devam ettik. Castello Venedik’in belki de en bozulmamış ve en şık mahallesi, burada minicik kanallar, daracık sokaklar ve minyatür köprüler arasında kendinizi Gulliver gibi hissedebilirsiniz ve bu teatral hissiyatınızı unutulmaz kılmak için kendinize bir maske almak isterseniz, Castello maske dükkanları açısından da çok zengin…



Gerçekten sanat eseri kıymeti taşıyan gerçek Venedik maskelerini bu bölgedeki dükkanlarda bulabilirsiniz, Atelier Marega’da maske boymakta olan ve sanki bir masal ülkesinden gelmiş gibi görünen hanımefendi ile tanıştıktan sonra biz de kendimizi bir Pierot (ağlayan kadın figürü) ve bir Bauta (hani şu Casanova’nın altın rengi maskesinden) ile ödüllendirdik. Maskeler Fransızların Papier mache dedikleri teknikle, yanı sıkıştırılmış kağıttan yapılıyor ve sonra da el ile boyanıyorlar. Maskeleri aldıktan sonra ister istemez bir Şubat vakti karnavalda Venedik’e gelip, bu güzel maskelerimizi kullanma hayalleri kurmaya başladık…

AL PROSECCO VE BÖLGE ŞARAPLARI
Çok geçmeden kendimizi Rialto civarındaki pazarda bulduk, tezgahları karıştırarak, yavaş yavaş St Polo ve Santa Croce içlerine doğru girdik, burası da şehrin insan yoğunluğu daha az olan sanki çoğunluğunu Venedik’te oturanların oluşturduğu bir bölge gibi… Öğle yemeğini bölge şaraplarını kadehte isteyerek tadabileceğimiz, Al Prosecco’da yiyeceğiz, yine çeşitli şaraplar, peynir ve şarkuteri tabağından oluşan menümüzle kalabalıktan uzak bir meydana bakan ağaçların altında keyifli bir tadım gerçekleştirdik. 

GONDOL
Venedik’te Canale Grande ve kenarındaki eşsiz yapıları görebilmek için bir vaporettoya atlamak kesinlikle yapılacak en akıllı aktivite… Ancak biz 80 € ödeyerek bir gondol turuna aldandık ve son derece lüzümsuz bir aktivite olan gondol turunu gerçekleştirdik. Şunu unutmayın ki; Venedik’te bir gondolcu sizi daima kazıklar, en iyi ihtimalle sizi 1 saat dolaştırmak üzere alır, 40 dakikada başladığınız noktaya dönmüş olursunuz ya da yol boyunca size Casanova’nın evi, Vivaldi’nin evi diye bir takım evler gösterir ama asla emin olamazsınız. Ayrıca gondolun içerisindeyken, dışarıdan göründüğü kadar keyifli hissedilmiyor nedense; gondolla ilgili yapılabilecek en güzel aktivite bir köprünün üzerine çıkıp alttan geçen müzikli gondollara kadeh kaldırmak olabilir ancak… Gondoldan indiğimiz dakikada eski dostumuz yağmur geri geldi güzel bir zamanlamayla…

VENEDİK’TE VİVALDİ VE OPERA
Akşam bir kilisede Vivaldi çalan bir oda orkestrasını dinlemeye gideceğiz, konserin ikinci yarısında ise meshur İtalyan operalarından seçme parçalar söyleyecekler. Asıl istediğim ise La Fenice ya da Teatro Malibran’da göreceğim gerçek bir İtalyan operası olurdu, ama seyahatten 1 ay önce bakmış olamamıza rağmen yer bulamadık, tavsiyem gitmeden çok önce internetten bu biletleri almanız. Almadıysanız da üzülmeyin öyle ya da böyle Venedik’te her köşede bir Vivaldi konseri, her kilisede minik bir opera yakalayabilirsiniz, biz de böyle yaptık ve meydana yakın bir kilisede kendimizi Vivaldi, Puccini ve Verdi ezgilerine teslim ettik…

SAN MARCO SULAR ALTINDA
Sonraki günümüz bize unutulmayacak bir anı verdi, sabah yine şiddetli yağmurda ama artık duruma alışmış bir şekilde geldik San Marco Meydanına… Yağan şiddetli yağmurla birlikte yerdeki gider kapaklarından kaynıyordu sular ve meydanı hızla su basmaktaydı. Resimlerde ya da haberlerde gördüğümüz sular altındaki San Marko meydanı yavaş yavaş gözlerimizin önünde oluşmaktaydı. Ayak bileklerimize kadar suyun içerisinde San Marco kathedralini gezmek üzere sıraya girdik. Ne bileklerimize kadar su içinde olmamıza aldırıyorduk artık; ne de yağan yağmura… Kathedral’in içine girdiğimizde sular da hafifçe kathedralin içine girmeye başlamıştı bile… 

VEDA
Çıktığımızda ise yağmur durmuş, güneş bulutlar arasından kendini göstermeye başlamıştı. Bu müthiş büyülü atmosfer aklımızda, Venedik’e veda etmeden önce Castello’dan, Rialto’ya uzun bir yürüyüş; kanal kenarında eski bir Osteria’da yenilen mürekkep balıklı ve mürekkepli spagettiler ve bir şişe Chianti ile bu güzel haftasonu için birbirimize ve Venedik’e teşekkür ettik. 


FAYDALI ADRESLER:

Venedik neredeyse tüm müzelerinin önündeki uzun kuyruklarıyla ünlü, bu sebeple biraz planlama ile zamandan kazanabilirsiniz.Müze biletlerini önceden ayırtmak için:


Mükemmel bir Italyan operasını Venedik'in masalsı opera salonunda izlemek için;


RESTAURANTLAR:

OSTERIA ALLE TESTIERE
Calle del Mondo Novo, 5801, Castello
Tel: 00 39 (0)41 522 72 20

AI GONDOLIERI
Sestiere Dorsoduro, 366
Tel:+39 (0)41 521 00 75 


BİRKAÇ İYİ "BACCARO":
"Baccaro" Venedik usulü şarap barına verilen isim, hem bölge şaraplarını tatmak; hem de yanında yerel bir şeyler atıştırmak için ideal... Eğer siz de Venedik'te bir Venedikli gibi yemek isterseniz, işte size bir derleme;

AL PROSECCO
Santa Croce 1503
Campo San Giacomo dall'Orio
Tel:0039 (0)41 524 02 22 

CA D'ORO
Cannareggio, 3912, 30121 Venice, Italy
Tel: +39 (0)41 528 5324

EL REFOLO
Via Garibaldi - Castello 1580
www.elrefolo.it