14 Nisan 2014 Pazartesi

ROMA TATİLİ

ROMA'YA GİRİŞ 101




Roma tren garının karmaşasından zorlukla sıyrılıp, bulduğumuz bir kapıdan kendimizi dışarı atıveriyoruz. Kapının önünde sıralanmış taksilere yaklaşıp, Vatikan'a gitmek istediğimizi söylüyoruz, ilk taksici ters bir surat ifadesiyle 40 Euro diyor. Taksimetre yok mu dediğimizde; "bu özel bir araba" diyerek yapıştırıyor cevabı. Onu geçip bir arkasındakine soruyoruz, benzer bir diyalog sonrası, sebebini sorduğumuzda o da "orası başka bir ülke olduğu için, özel fiyatlandırması var" gibi saçma bir açıklama yapıyor. 


Alternatif ulaşım yolları bulmak için garın içine geri giriyoruz, o sırada solumuzda garın ana kapısını ve kapının önünde taksilere uzanan uzun bir kuyruk olduğunu keşfediyoruz, yani ana taksi durağı burada… Sıraya girip taksimetresi olan düzgün bir taksiye binip, sadece 10 Euroya ulaşıyoruz B&B'mize… Her yol Roma'ya çıkar çıkmasına ama Roma'ya nasıl çıktığınız da önemli…


Ama macera daha bitmedi. Vatikan müzesinin ana kapısının tam karşısında bir apartmanın 3. katında bulunan iddiasız B&B'mizin zilini çaldığımızda, hiçbir cevap alamıyoruz, bunun üzerine telefon ediyoruz, telefonun içeride çaldığını duyuyoruz ama açan yok. Bir elimizde bavullar, diğer elimizde telefon dört dönüyoruz, bir yandan da tabiiki tartışmaya başlıyoruz, malum bu tür durumlarda rezervasyonu yapan erkek tarafıysa, kadını tarafından vahşice saldırıya uğrar, öyle de oluyor. Benim bitmek bilmez dırdırım eşliğinde umutsuzca köşedeki kazıkçı kafeye oturuyoruz, bir süre sonra birisine ulaşmayı başarıyoruz ve kendisi birazdan Darwin isminde birisinin gelip bizi kafeden alacağını söylüyor, 10 dakika sonra şaşkın bir filipinli olan Darwin kafenin kapısında görünüyor, elini uzatıyor, İtalyan olup olmadığımızı soruyor, biz "hayır değiliz" deyince; sormaya devam ediyor, "filipinli misiniz?" bu sorunun yarattığı komik durum, dırdır havasını dağıtıveriyor.


Artık bavullardan kurtulup, kendimizi sokaklara vurma vakti geldi, istikamet Centro Storico yani nam-ı diğer tarihi merkez…


SAN ANGELLO KÖPRÜSÜ ÜZERİNDEN ROMA
Vatikan'dan Tiber nehri kıyısına yapılan minik bir yürüyüş sonrasında karşıya San Angello kalesinin hizzasındaki 2000 yıllık Ponte Sant'Angello'dan geçmeye karar veriyoruz. Köprü 2000 yıl önce imparator Hadrian tarafından yaptırılmış ancak üzerindeki melekler, veba salgınını bitiren melek onuruna 400 yıl önce konulmuş. Köprüye düşen sapsarı akşam üzeri güneşi büyülü bir hava yaratıyor… Köprünün tam ortalarına geldiğimizde duruyoruz çeşit çeşit insan manzaraları var köprünün üzerinde; aşıklar, kavga eden bir çift, taklit çanta satan iki siyahi adam, çeşitli işportacılar, gürültülü amerikalılar ve Pink Floyd çalmakta olan orta yaşlı ve çok havalı iki amca…

San Angello köprüsü üzerinde Pink Floyd çalan amcalar...
Gün batımında San Angello köprüsünün üzerinden Roma'yı seyrediyorum ve kulağımda "Shine on you" nağmeleri… Bu büyülü anı iyice sindirebilmek için olduğum yere oturuyorum, burada olduğum için, tüm bunları görebildiğim için ve en önemlisi keyif alabildiğim için şükrediyorum.

PANTHEON

Pantheon

Roma gerçekten de büyülü ışığı, her köşe başında rastlanılan tarihi kalıntılarıyla bir tiyatro sahnesini andırıyor. Centro Storico oklarını takip ederek, Piazza Navona'dan Pantheon'a doğru geliyoruz. Nefis bir ilkbahar akşamının cıvıl cıvıl insan kalabalığı var havada… Pantheon'un iki bin yıllık sütünlarına yaslanıp, iki bin yılda başka kimler bu sütunlara yaslanıp neler düşünmüştür? diye düşünmekten kendimi alamıyorum… Akşam olduğu için içeri giremiyoruz ama daha sonra girdiğimizde görüyoruz ki çok sade bir ferahlık duygusu veriyor içerisi insana, kubbe öyle yüksek ki insan kendini küçücük hissediyor… Bugün hala dünyanın en büyük desteksiz kubbesine sahip olan Pantheon'un tam tepesinde 8 metre genişliğinde bir açıklık bulunuyor, burası Pantheon'un içine ışık girebilen tek yeri, günün saatlerini de buradan içeriye süzülen ışığın sürekli değişen düşüş açısından tahmin etmek mümkün … Bir diğer inanışa göre bu açıklık içeride bulunan kötü ruhların dışarıya çıkması için yapılmış…


Sonra bir akşam üstü içkisi için Pantheon'un karşısındaki barlardan birinde Pantheon'a bakan masalardan birine oturuyoruz. Bu kadar eski ve korunmuş bir şehirde olmak insana kendini doğa ve zaman karşısında aciz hissettiriyor. Düşünsenize Pantheon 2000 senedir orada, pagan inancın önemli bir simgesi, ne bunu yapanlar şu anda buradaki atmosferi tahmin edebilirlerdi; ne de biz öncesini ya da sonrasını bilebiliriz. Önemli olan bugün burada olmamız yalnızca…
Anın tadını çıkarmaya  zil çalan karnımıza kulak vererek devam ediyoruz ve Pantheon civarında tavsiye edilen iki trattoriadan biri olan Da Fortunato'ya gidiyoruz. (Tavsiye edilen diğer restaurant "Armando al Pantheon" ancak burada yer yok) Çok ama çok güzel bir şişe Montepulciano eşliğinde birer tabak "pasta" ısmarlıyoruz. Bu basit, lezzetli ve romantik menü bize yolculuğun ve Roma'nın bize hazırladığı karşılamanın yorgunluğunu unutturuyor.


ÜÇ YOLUN KESİŞTİĞİ YERDE AŞK ÇEŞMESİ

Aşk çeşmesi

Yemek sonrası birer dondurma eşliğinde eski şehri minik sokaklarda kaybolarak keşfetmeye devam ediyoruz ve minicik ara sokaklardan ilerlerken karşımızda "Fontana di Trevi" nam-ı diğer "aşk çeşmesi" olanca görkemiyle beliriveriyor. Bu kadar görkemli bir yapının bu kadar minik bir meydana konuşlanmış olması etkiyi iki katına çıkartıyor. Tre Vie italyancada üç yol demek, çeşme üç yolun birleştiği noktada olduğundan bu ismi almış. Her detayı ayrı güzellikte bir dantel gibi işlenmiş olan çeşme Roma'nın simge yapılarından bir tanesi. Bir efsaneye göre eğer aşk çeşmesine sağ elinizle, sol omuzunuzun üzerinden para atarsanız Roma'ya yine gelmeyi garantilemiş oluyorsunuz. Çeşme aynı zamanda Roma'nın önemli bir hayratı diyebiliriz, zira her hafta binlerce euro buradan çıkartılarak, yardıma muhtaç insanlara yardım ulaştırmakta kullanılıyor. 


MICHELANGELLO İNSANSA BEN NEYİM?
Sabah otelimizin karşısındaki Vatikan müzesine önceden internetten yaptığım randevu sayesinde elimizi kolumuzu salayarak giriyoruz, insanların kilometrelerce kuyruk olduğu müzeye bu şekilde girebilmek gerçekten bir ayrıcalık… Vatikan müzesi hem tarihi hem de sanatsal zenginlikler açısından yolun sonu denilebilecek bir yer… Öyle ki girdiğimiz her oda zaten başlıbaşına bir sanat eseri, ayrıca binlerce tablo, heykel ve freskler insanın aklını başından alıyor gerçekten… Duvarlarında büyük haritaların resimlenmiş olduğu odalar çok güzel, buralarda gittiğimiz yerlerin haritalarına bakmak inanılmaz bir keyif veriyor ikimize de… 

Vatikan Müzesinin girişinden bir detay

En sonunda meşhur Sistine şapeline geliyoruz, Papa IV. Sixtus tarafından 1475 yılında yaptırılan şapel, eskiden Kudüs'te bulunan Süleyman'ın tapınağı ile aynı ölçülere sahip… Bugün ise şapelin içi mahşer yeri gibi, binlerce kişi var. Güvenlik görevlileri 3 dakikada bir "şşşşşt" diyerek, heyecana kapılan kalabalığı uyarıyorlar, bu "şşşt" sesi bile ortama ayrı bir ahenk katıyor. Freskler öyle inanılmaz görünüyor ki insanda saatlerce bakıp, ezberleme isteği yaratıyor.  Yılda 4,5 milyon insan tarafından ziyaret edilen şapelin yapımında Boticelli gibi zamanın en önemli sanatçıları görev almış, ancak tavan fresklerini boyama görevi Michelangello'ya verilmiştir. Şapelinin tavanı üç farklı dizinden oluşmaktadır; biricisi kemer altları ve üçgenlerden oluşur, içlerinde İsa'nın ataları yer almaktadır. İkinci dizinde yedi peygamber ve beş kadın kahin resmedilmiştir. Orta koridorunda incilde anlatılan yaradılışın dokuz öyküsü bulunur. Michelangello'nun boyadığı bu muazzam tavan fresklerinin içinde en bilinen sahne 4. sırada, tavanın tam ortasında yer alan "Adem'in yaratılışı" sahnesi; hani şu meşhur birbirine değmek üzere gibi duran iki el'dir. Ama aslında bu mükemmel resim sadece ellerden ibaret değildir; bu sahnede Adem toprağa çıplak olarak uzanmış şekilde görülmektedir, Tanrı ise gökten Adem'e hayat vermek üzere elini uzatmıştır,  beyaz uzun saçları ve sakallarının gizlediği yüzünün ifadesi son derece güçlü görünmektedir. Michelangello tavanı tamamladıktan yıllar sonra Vatikan kendisinden giriş kapısının bulunduğu duvara "Son Yargı"yı resimlemesini ister, 1534'te Roma'ya gelen büyük usta 1541'e kadar sürecek büyük bir uğraş vererek bu muhteşem eseri tamamlar, tarzı ve renkleri tavan fresklerinden oldukça farklı görünen "son yargı", çıplak sahneleriyle Vatikan'ın şimşeklerini üstüne çekmiş ve daha sonra çıplak vücutlar incir yapraklarıyla hafifçe kamufle edilmiş. Ancak ben bugün herhangi bir incir yaprağı falan göremedim. Neredeyse üç boyutlu gibi görünen fresklerin benim gibi bir insanın eliyle yapılmış olması inanılmaz. Aklıma şu soru şiddetli bir şekilde takılıyor; "Michelangello insansa ben neyim?".


CAMPO DI FIORI: 2000 YILLIK KALINTILARIN ÜZERİNDE OTURUP SPAGETTİ Mİ YEDİM BEN?
Vatikan Müzesinden çıktığımızda büyülenmiş ve açtık. Öğle yemeği için harika bir zamanlama olduğunu düşünerek Campo di Fiori'ye geldik, burası meydanda kurulan pazarın yanı sıra çevresindeki birçok güzel restaurant ve cafe ile de ünlü. Önceleri at pazarı ve idamların gerçekleştirildiği meydanken; Papa IV. Sixtus tarafından bugünkü haline getirilmiş. Bir sürü değişik restaurant alternatifinin önünden geçiyoruz, sonunda pazarın bir köşesinden içeri girdiğimizde bizi enfes bir mini meydan karşılıyor, meydanın adı Piazza del Biscione. Bu minik meydana hakim tek restaurant olan Ristorante Da Pancrazio sanki köşeden bize göz kırpıyor, hiç düşünmeden bu tipik Roma manzarasındaki yerimizi alıyoruz, hava hafif yağmurlu olduğu için dışarı açılan pencerelerin içindeki minik masalara oturuyoruz. Birer kadeh şarap, ben tipik bir Roma yemeği olan Spagetti Cacio e Pepe; Okan da Carbonara söylüyor; ortaya da taze kuşkonmaz… Bu harika menüyü mümkün olan en yavaş şekilde, bu harika öğleden sonranın tadını maksimum çıkararak yiyoruz. Finali birer espresso ile yapıyoruz. Yemek boyunca bir çok insanın gruplar halinde aşağı inmesi dikkatimizi çekiyor, nedenini sorduğumuzda, aşağıda Sezar zamanından kalma Teatro Pompey'in kalıntıları olduğunu öğreniyoruz. Restaurantın broşüründe yazılana göre bu kalıntıların hikayesi şöyle; General Pompeius Yunanistan'da mermer bir tiyatro görür ve döndüğünde Roma'da da buna benzer bir tiyatro yaptırır. Kapasitesi Vatikan kayıtlarına göre 27.580 kişi olan tiyatro, Romalılar tarafından güzelliği nedeniyle çok tercih edilen bir yer olmuştur. Pompeius tiyatronun ön kısımında ise büyük bir meclis yaptırır, böylece senatörler aralarda ya da performanslar sırasında burada devlet meselelerini tartışabilirler. Yine broşüre göre M.Ö. 44'te Brütüs'ün Sezar'ı öldürdüğü meclis de burasıymış, bu bilginin doğru olup olmadığını tam bilemesem de, 2000 yıllık kalıntıların üzerinde iki saattir herşeyden habersiz spagetti yemekte olduğumuzun farkına varmak; işte Roma'yı Roma yapan bu…


TRASTEVERE

Trastevere'de bir restaurant
Bu eşsiz öğle yemeğinden sonra bir tramvaya atlayıp Roma'nın yeni hip mahallesi Trastevere'ye gidiyoruz. Antik zamanlarda bağlar, çiftlikler ve villalarla dolu olan Trastevere, yakın zamana kadar işçi sınıfının yaşadığı tipik bir Roma mahallesiyken, son yıllarda emlak fiyatlarının artması ve evlerin hızla el değiştirmesi sebebiyle çehre değiştirmeye ve hip bir mahalle olmaya başlamış. Trastevere'nin yeni sakinleri sanatçılar ve ekspatlar ve bunun paralelinde gelişmiş çok canlı bir sosyal hayat dikkat çekiyor. Arnavut kaldırımlı sokaklara yayılan cafeler, tratorialar, pizzerialar, barlar ve bitmeyen flörtöz bir neşe var Trastevere'de… Vakti uydurabilirseniz burada görülebilecek yerler arasında en önemlilerinden biri içinde Rafael'in fresklerini barındıran Villa Farnesina; bizim gibi zamanlamayı tutturamadıysanız, meydandaki Santa Maria di Trastevere kilisesi ve içindeki 12. ve 13. yüzyıllara ait freskler görülmeye değer. Sonra kendinizi ister istemez güzelim kafelerden birine atacaksınız nasılsa, Trastevere gecesi havadaki neşeli uğultusuyla bizi çağırıyor.

İSPANYOL MERDİVENLERİ NEREYE ÇIKIYOR?



İspanyol Merdivenlerini çıkınca karşılaşacağınız manzara...
Sabah kahvaltımızı otelimiz yakınlarındaki meşhur Feliziani'nin eşsiz çörekleri ve nefis kokulu espressosuyla yaptıktan sonra metro ile İspanyol merdivenlerine gidiyoruz. Klasik İspanyol merdiveni pozlarımızı çektikten sonra turist kalabalığını yararak yukarı doğru çıkıyoruz, açıkçası ben bu merdivenlerin yukarısında ne olduğunu hep merak etmişimdir, herkes önünde resim çektirir ama yukarısında ne olduğu hiç konuşulmaz. Yukarıda ne mi var? Nefis bir Roma manzarasını takiben; harika, yemyeşil, kocaman bir park karşılıyor bizi… Bu harika Pazar gününde banklarda oturup, huzur içerisinde kitap okuyan, müzik dinleyen insanları izliyoruz. 


Park Borghese
Parkı boydan boya yürüdüğümüzde diğer ucunda paha biçilmez mitolojik heykellere ev sahipliği yapan Villa Borghese bizi karşılıyor. Villa Borghese için de internetten bilet alınabiliyor, ama ben gidip gidemeyeceğimizden emin olamadığım için önceden bilet almamıştım. Büyük bir heyecanla sıraya giriyoruz ve alışılmadık bir şekilde sıra hızla ilerliyor, sıra bize geldiğinde görevli hızlı bir el hareketiyle bizi durdurup, "bugünlük bu kadar" diyor. Bugün Villa Borghese'yi gezecek olan son şanslı grup önümüzden akıp gitmiş oluyor böylece. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, ikna edemiyoruz ve "bir dahaki sefere" diyerek, Villa Borghese'ye veda ediyoruz.

YAHUDİ MAHALLESİ VE RISTORANTE PIPERNO
Roma'nın Centro Storico'dan uzak bir diğer populer mahallesi meşhur yahudi mahallesi… Burası da Paris'teki Marais gibi yahudiliğini halen korumakta ancak son zamanlarda gelişen sosyal hayatla birlikte hızla hip bir hal alacakmış gibi duruyor, zira oturmak istediğimiz hiçbir kafe ya da barda yer bulamıyoruz. Bu cafe ve barları dolduran kalabalığa baktığımızda son derece genç, tarz sahibi kimseler ve sanatçıların yoğunlukta olduğunu görüyoruz. Bu cafe ve barları dolduran kalabalığın yanısıra mahallenin esas sakinlerini de geleneksel kıyafetleriyle mahalle kasabında, bakkalında ya da banklarda otururken görüyorsunuz ki bu da bu bölgenin halen mahalle özelliklerini koruduğunu gösteriyor. Buranın tarihine bir göz atacak olursak Papa 1555'te Roma'daki tüm yahudilerin küçük ve duvarlarla kapatılmış bir bölgeye taşınmasına karar veriyor, buna da "ghetto" adı veriliyor. Her akşam belli bir saatte ghettonun kapıları kilitleniyor ve burada yaşayan halkın buradan çıkması bu saatten sonra söz konusu değil. Eğer gündüz ghetto dışına çıkacaklarsa sarı renkte bir bant takmak zorundalar. Bu uygulamalar yahudilerin eşit vatandaşlık haklarını elde ettikleri güne kadar, 300 yıl boyunca devam ediyor. Bu 300 yıl boyunca yahudiler inançları yüzünden türlü işkencelere uğruyorlar; katolik ayinlerine katılmaya zorlanıyorlar, ayinlerde kulak tıkacı kullanarak direndikleri söyleniyor; bazen de ghettodan çocuklar kaçırılarak hristiyan yapılıyor, ghettoda yaşayan 3000 kişi için sadece bir çeşme bulunuyor, üniversiteye gitmeleri ve prestijli mesleklerin eğitimini almaları yasak ve bunun gibi türlü baskılar altında kalıyorlar. 


Diğer bir felaket ise 16 Ekim 1943'te yaşanıyor, korkunç bir nazi baskınına şahit olan mahalleden 1000 kişi Auschwitz'teki çalışma kampına götürülüyor, kayıtlara göre savaş bittiğinde geri dönebilen sadece 16 kişi oluyor. Bu baskının konu olduğu çok sevdiğim Ferzan Özpetek filmi "Karşı Pencere" geliyor aklıma, sevgilisi bu baskında götürülen bir insanın yaşadığı dramı çok şiirsel bir şekilde anlatıyordu.



Carciofi Giuda
Neyse ki bugün bu korkunç tarihten eser yok, bir yanda mahalle sakinleri mütevazi yaşamlarını sürdürürken; diğer yanda barlar ve restaurantlarda yaşanan canlı bir sosyal hayat var. Biz de buradaki güzel restaurantlardan biri olan Piperno'da Roma yahudi mutfağının tadına varacağız. Piperno ortasında minik bir çeşme olan, sarı ışıklarla kibarca aydınlatılmış bir meydanın köşesinde yeralan çok hoş bir restaurant dışarda meydana bakan masamızda yerimizi alıyoruz. Burada en merak ettiğim lezzet Roma'da birçok restaurantta da bulunabilen "yahudi usulü enginar", bu ünlü Roma yemeği ghettoda yemek bulmanın çok zor olduğu zamanlarda ortaya çıkmış, enginar nispeten kolay bulunabilen bir sebze olduğundan sık sık tüketilirmiş, enginarı daha lezzetli ve daha uzun süre tok tutan bir yemek haline getirebilmek için derin yağda kızartıp alıp düzleştirip, bir kez daha derin yağa atarak çıtır çıtır olana kadar kızartmaya başlamışlar. İşte size meşhur "Carciofi Giuda"nın ortaya çıkış hikayesi ve tarifi… Çok geçmeden antre olarak söylediğim enginarım geliyor, hayatımda ilk defa burada ortaya çıktığı yerde tadacağım için heyecan duyuyorum. Kızarmış vahşi bir çiçek görünümünde olan enginar gerçekten çıtır çıtır ve lezzetli ancak oldukça ağır. Meydanın sarı ışıklandırması ve masamızdaki mum önümde duran Chianti Classico şişesini ve birbirinden lezzetli yemekleri dünyanın en güzel manzarası haline getiriyor.

ANTİKACILAR VE CAFE GRECO
Sabah eski şehre doğru yürürken antikacıların olduğu bir sokakta bir sürü ilginç objeye takılıyoruz, etrafta dolaşanların zengin Amerikalı turistler olması, fiyatların oldukça yüksek olması durumu ile uyumlu. Daha sonra antika kitap, gravür, baskı ve dergilerin satıldığı meşhur Mercato Stampe'ye geliyoruz, burası Pazar hariç her sabah Piazza Borghese'de kurulan meşhur bir market… Bir sürü değişik kolleksiyoncu ile tanışıyoruz, Ukrayna asıllı bir kadınla derinleşen sohbetimiz konuyu Osmanlı haritalarından, çok güzel görünen kırmızı mercan baskılarına getiriyor, derken mercanları alıveriyoruz. 


Bu keyifli alışveriş sonrası kendimizi meşhur Via dei Condotti'de buluyoruz, Bvlgari, Versace, Dolce Gabbana, Valentino mağazaları arasında meşhur mu meşhur, bir o kadar da pahalı Cafe Greco karşılıyor bizi… Burada birer espresso içip lüks Roma havasını içimize iyice sindirelim diyoruz, içerisi kalabalık: turistler, çok şık giyimli müdavimler… Bu cafede oturmak insanı gerçekten havaya sokuyor, geleneğe göre gerçek Romalılar cafe Greco'da espresso içerlermiş, turistler ise Cappuchino; espressolarımız masamıza geldiğinde Romalı gibi hissediyoruz biz de… 


COLOSSEUM VE MICHELANGELLO'NUN HZ MUSA HEYKELİ



Colleseum'dan bir detay
Sıradaki hedefimiz Roma İmparatorluğunun en büyük amfitiyatrosu elli bin kişi kapasiteli Colosseum… Yapımı on sene süren ve M.Ö. 80 yılında açılan Colosseum'un açılış törenleri yüz gün sürmüş, ve yine sadece bu açılış törenlerindeki gösterilerde 5000'den fazla vahşi hayvan ve birçok da insan öldürülmüştür. Eğlenceler arasında aslan ve fil öldürmek, günlerce aç bırakılan ayıları silahsız insanların üzerine salmak, tabii ki gladyatör dövüşleri ve arena su ile doldurularak yapılan vahşi deniz savaşları varmış. İnsanların içindeki vahşetin bu şekilde bir eğlence olarak ortaya çıkması, 50.000 kişinin oturup bunu büyük keyifle izlemesi gerçekten ilginç, belki bir bakış açısına göre vahşi olduğunu gizlememek bir çeşit dürüstlük de olabilir ya da bir çeşit güç gösterisi… Bütün bunları hayal etmeye çalışarak, Colleseum'u geniş açıdan gören bir nokta bulup yanyana çimlere uzanıyoruz, fonda masmavi gök, önümüzde Colleseum bir süre sessizce duruyoruz. Colleseum'un içi ve Capitoline Hill de gezilebiliyor ancak biz bugünü daha farklı planladık, daha az bilinen ve bunlar kadar heyecan yaratan Michelangello'nun bir başka eserini görmeye gideceğiz, San Pietro in Vincoli kilisesindeki Hz.Musa Heykeli…


Micheangello'nun Hz Musa heykeli
Colloseum'un karşısındaki merdivenlerden çıkarak bu kiliseyi aramaya koyuluyoruz, çok turistik olmadığını yol sorduğumuz kimsenin kiliseyi bilmemesinden anlıyoruz ve bu da beni içten içe mutlu ediyor. Roma ile ilgili her turistin bildiğinden farklı bir hikaye ile karşılaşacak olmak heyecan verici... Sonunda San Pietro in Vincoli iddiasız duruşu ile karşımıza çıkıveriyor.
Papa II. Julus'un mezarı için Michelangello'ya dev bir heykel siparişi verilir. Uzun süren çalışma esnasında proje hem Vatikan'ın ayırdığı bütçe, hem de başka sebeplerden bir çok kez müdahaleye uğrar, zaman içinde şekil değiştirir. Sonunda ortaya çıkan, sipariş edilene göre çok daha küçük çaplı bir eserdir. Merkezindeki Hz. Musa her an vücuda gelecekmişçesine canlı ifadesiyle bugün de dikkatleri üzerine çekmektedir, öyle ki  sadece Hz. Musa heykelinin yüz ifadesini çözmek için 1913'te Sigmund Freud bu kilisede 3 hafta geçirmiştir, ancak hala tartışılmakta olan surat ifadesinin ne anlama geldiği ile ilgili kesin bir açıklama bulunmamaktadır. Heykeli gördükten sonra, okuduğum açıklamalar içinde benim en benimsediğim ise şu oldu; iki mermer sütun arasında oturmakta ve sağ elinin altında on emirin yazılı olduğu bir tableti tutmakta olan Hz Musa belirgin damarları, sinirli duruşu ve kızgın bir surat ifadesiyle görülmektedir, bu da aslında çalışmayı yaparken sürekli müdahaleye uğrayan Michelangello'nun kendi surat ifadesinin bir yansımasıdır. Nitekim çalışma söz konusu mezarın bir parçası da olmaz hiçbir zaman ve bu kiliseye yerleştirilir.


PIAZZA NAVONA
Roma'nın günümüzdeki bir çok yapısı gibi Piazza Navona da yine 1. yüzyıldan kalma 30.000 kişi kapasiteli stadyum "Stadio di Domiziano"nun kalıntıları üzerine kurulmuştur. Başka bir deyişle, Piazza Navona halka açık oyunların izlenebildiği bir arenadan dönüşerek bugünkü halini almıştır. Orjinal kalıntılar bugün Piazza Tor Sanguigna tarafında gezilebilir. 15. yüzyıla kadar kendi haline bırakılan ve son döneminde bakımsızlıktan dökülmekte olan bu stadyum dönüştürülürken geniş meydanın çeşitli noktalarına birkaç çeşme sipariş edilmiştir. Bunların en önemlilerinden biri bugün meydanın ortasında yer alan Bernini'nin Fontana dei Quatro Fiumi - dört nehrin çeşmesi şeklinde Türkçeye çevrilebilir - Nil, Ganj, Tuna ve Plata nehirleri üzerinden o yıllarda bilinen dört kıtaya atıfta bulunmaktadır.

Fontana del Nettuno

Bunun yanısıra, meydanın güney tarafındaki Fontana del Moro ve kuzey ucundaki Neptün'ü deniz canavarıyla savaşırken gösteren meşhur Fontana del Nettuno sarı akşam üstü güneşi vurdukça daha da güzel görünen siluetleriyle biz ölümlüleri büyülemeye devam ediyor. Etraftaki kafeler insan cıvıltılarıya dolup taşarken, meydanda sıra ile çeşitli gösteriler ve konserler gerçekleşiyor. 


CARPE DIEM: BİR ŞEHRİN KÜLTÜRÜ
Buradan oturup izlediğimde Roma'nın neden Carpe Diem -anı yaşa - felsefesini bu denli benimsemiş bir şehir kültürü olduğunu daha iyi anlıyorum.

Binlerce yılın birikimi olan, binlerce eser  ve tüm bu eserlerin hikayeleri insana ne denli geçici olduğunu hatırlatmak için var adeta… Yeni birşeyler inşa ederken bile orada bulunan önceki esere dair bir kalıntıyı yine de korumanın en önemli amacı bu olmalı; "insana geçiciliğini hatırlatmak"…  

İnsanoğlunun genel yanılgısı olan "kendini çok fazla önemseme" ve "hayat hiç bitmeyecekmişçesine hırslara kapılma" gibi davranışıların ne denli saçma olduğunu anlayalım diye var Roma… İçinde yaşayan şanslı azınlığa hergün bu mesajı veriyor.

Sokaklarında dolaşırken, Roma'nın her köşesinin hikayesini öğrenmek dinlemek ve hikayeden geriye kalanları görmek; kahramanlarının geçtiğini; hikayelerin ve eserlerin kaldığını; dolayısıyla da ne denli geçici olduğumu hatırlattı bana. Böylece yaşadığım anın önemini kavradım, en azından Roma gezim boyunca… Bu özelliğiyle Roma kutsanmış ve Romalılar kurtarılmış…


Roma'daki son akşam üzeri içkisi @Enoteca Il Piccolo

Bir başka seyahatte buluşmak üzere...

ADRESLER:


Müze biletlerini önceden ayırtmak için:
http://www.rome-museum.com


RESTAURANTLAR:


TRATTORIA DEL PANTHEON DA FORTUNATO

00186 Roma - Via del Pantheon, 55
06 6792788
www.ristorantefortunato.it


DA PANCRAZIO:
00186 Roma - Piazza del Biscione 92/94
Tel: 06 6861246
www.dapancrazio.it


RISTORANTE PIPERNO:
00186 Roma - Monte de'Cenci, 9
Tel: 06 6861113
www.ristorantepiperno.it


RISTORANTE DITIRAMBO:
Piazza della Cancelleria 74-75
Tel: 06 6871626
www.ristoranteditirambo.it


CAFE/BAR:


ENOTECA IL PICCOLO:
00186 Roma - Via del Governo Vecchio, 74-75


CAFE GRECO:
00186 Roma - Via Condotti, 86
http://www.anticocaffegreco.eu 
























7 Mart 2013 Perşembe

ANGKOR’DA RÜYA GİBİ BİR GÜN (2. Bölüm)



"CAMBODIAN FERRARI"
Tempo düşük ama tuk tuk şoförümüz heyecanlı... Sabah saat tam 4.30’da otelin lobisinde yüzünde sonsuz bir gülümseme ile bizi bekliyor, tuk tuk'un bir de adı var; "Cambodian Ferrari"… 
Sabah 4.30'da Cambodian Ferrari fotoğrafı
Sophal sabahın o saatinde nereden geldiği belli olmayan müthiş pozitif enerjisiyle bize "foto" diyerek, sabah karanlığında "ferrari"si önünde bir dizi fotoğrafımızı da çekmeyi ihmal etmiyor. Zifiri karanlıkta, Angkor'a doğru yola koyuluyoruz. Ferrari arada gaz kesip, "ın ın ın" yaparak aniden ileri atılırken, sanki o karanlıkta tuk tuk'un arkası düşecek de yolda kalıverecekmişiz gibi geliyor bize… Ve gülüyoruz...  Komik olan; "Ferrari" sanıyorum Siem Reap'ın en dökülen ilk 10 tuk tuk'undan bir tanesi ama Sophal öyle pozitif bir enerjiyle hizmetini sunuyor ki, bir süre sonra tuk tuk'un biraz külüstür olması insanın hoşuna gitmeye başlıyor. Işte bu düşüncelerle yola devam ediyoruz. Hava henüz karanlık, rüzgar yüzümüze doğru çarparken önümüzde asılı bir halka yaseminin taze kokusu bizi daha da neşelendiriyor.
ANGKOR'DA GÜN DOĞUMU

Angkor Wat’ın batı kapısına vardığımızda hava hala karanlık... Tam tuk tuk’dan inerken, elinde termosla, genç bir adam yaklaşıyor yanımıza, “kahve servisimiz var” içer misiniz? Kahve teklifini sonraya bırakıyoruz ve minik fenerlerimizle yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. En az gündüz olduğu kadar kalabalık olduğu hissedilebiliyor, herkes aynı amaçla gelmiş; “Angkor’da gün doğumunu izlemek” için... Hava öyle karanlık ki sanki güneş hiç doğmayacakmış gibi geliyor. 
Angkor önünde gün doğumunu bekleyen turistler
Bir küçük su birikintisinin önünde birikmiş bir sürü millletten, yüzlerce insan, tripodlar, fotoğraf makinaları, kameralar, Japonlar, Amerikalılar, Almanlar, Hintliler ve daha kim bilir kimler hep beraber bekliyoruz. Bir davul sesi başlıyor ilk ışıkla birlikte sol taraftan... Güneş henüz görünmese de, biraz sonra Angkor Wat'ın arkasından doğacak. Önce lacivertten maviye dönüyor hava; sonra pembe; derken turuncu-sarı... Büyüleyici bir manzara, binlerce fotoğrafla ölümsüzleştirilmeye çalışılıyor. Biz turistler sanki Angkor'un en güzel resmini çekmek için yarış halindeyiz, hafif itişmeler, birbirinin önüne geçmeler revaçta. 
En güzeli, bir süre sonra bu yarıştan sıyrılıp, olması gerektiği gibi kendinizi müziğin ritmine bırakıp, günün gelişini karşılamak sanırım. Güneş yükseldikçe etrafımızı farketmeye başlıyoruz; önümüzdeki su birikintilerinde kırmızı lotuslar var; tapınaktan çıkan turuncu, sarı saronglu budist rahipler ve muhteşem Angkor Wat tüm ihtişamıyla karşımızda beliriyor.
Gün doğumuna böyle kutsal ve mistik bir yerde, değişik milletlerden binlerce insanla birlikte tanık olmak, paha biçilmez. 
Güneş Angkor'un tam arkasından doğuyor

KAHVALTI VE ZİYARET


Güneş iyice yükselince sabah kahvaltısı için tuk tuk şoförümüz Sophal'i de yanımıza alarak bir önceki gün öğlen yemeği yediğimiz yere gidip harika bir kahvaltı ediyoruz. Yan masada bir grup rahip gülüşerek kahvaltı ediyorlar. Bu arada biz de birazdan ziyaretine gideceğimiz rahip için bir paket hazırlatıyoruz; biz, rahipler ne yer ne içer bilmediğimizden, herşeyi  Sophal'e bırakıyoruz, o da pirinç ve meyveden oluşan bir menü hazırlatıyor… Meyveleri de giderken yoldan alıyoruz, öyle taze ve aromatikler ki…


Çok geçmeden Bayon'un önündeki tapınaktayız, rahip dünkü yerinde oturmakta, bizi kibarca buyur ediyor, biz de yine acemice selam verip; getirdiklerimizi acemi hareketlerle kendilerine sunuyoruz. Bizim beceriksiz hareketlerimizle epeyce eğleniyorlar sanıyorum, çünkü fazlaca sırıtkan bir ifade ile izliyorlar bizi. Bir süre sonra rahip bizim için hazırladığı uğuru üzerinde sanskritçe yazılar ve esanslı bir suyla ıslatılmış olarak bize veriyor, tabii teslim etmeden önce dualar okumayı da ihmal etmiyor. Hep yanınızda taşıyın diye tembih ediyor. Biraz hayatla ilgili genel tavsiyeler, biraz da havadan sudan konuşma sonrasında teşekkürlerimizi sunup, müsaade istiyoruz. Bizi neşeyle el sallayarak uğurluyorlar…
TA PHROM
Ağaçların yuttuğu tapınak Ta Phrom
Saat daha sadece 10.00 ve sırada günün en heyecanlı keşfi "Ta Phrom" ziyareti var, burasını Angelina Jolie'nin Tomb Raider filminden tanıyabilirsiniz. Bu arada Angeline Jolie'nin de Kamboçya'da neredeyse "tanrıça" katında yeraldığını belirtmek isterim. Uzun yıllar ormanın içinde gizli kalan ve dev banyan ağaçlarının neredeyse yuttuğu atmosferik tapınak, sabah saatlerinde hem daha tenha, hem de güneş ışınlarının açısından mıdır bilinmez daha romantik oluyor. Burası gerçekten kelimelerle anlatılamayacak kadar etkileyici bir yer… Taşların arasından, altından, üstünden büyüyen ağaçlar insanda bir acizlik hissi yaratıyor. Her noktasında saatler harcamak istiyorsunuz, ben de kendime dev bir ağaç kökü bulup, üzerine kurulup etrafımı izliyorum. Zamanın nelere kadir olduğuna burada çok daha yakından şahit olabiliyor insan… Bir zamanlar önemli bir tapınak, yıllarca bir orman, şimdi turistik bir harika… ve ben yüzlerce yıllık bir banyan ağacının kökü üzerinde oturmuş hayran olabiliyorum bu muhteşem görüntüye...
Dev ağaçların kökleri tüm tapınağı sarmış
Tapınağın ilk kısmı oldukça kalabalık, binbir milletten turist grupları geziyor burayı...  Ve biz de burada geçirdiğimiz iki saat içinde tüm bu grupları gözlemleme şansını yakalıyoruz. Doğruyu söylemek gerekirse, en ilginç tur grupları biz Türklerden çıkıyor; zira genelde rehber birşeyler anlatmak için kendini parçalarken; bizimkiler rehberin her dediğine muhalefet edip, çürütmeye çalışıyorlar ve bundan müthiş keyif alıyorlar. Gezme sebepleri tapınaktan hediyelik eşya almak ve önemli şeylerin önünde resim çektirmekmiş gibi görünüyor. Her fırsatta pazarlık etmeye çalışıyorlar, eğer olmazsa arkadaşlarını ya da eşlerini çağırıp, onlara pazarlık ettiriyorlar. Ve sadece burada değil bundan önce gördüğümüz bir çok yerde olduğu gibi Ta Phrom'un da sadece yarısını gezip, müthiş bir gürültüyle ortamı terk ediyorlar. Bu sebeple bundan fazlasını bekliyorsanız, bağımsız gezmenizi öneririm.
Doğa ve zaman karşısında aciz hissetmek
Biz de bu arada tapınağın arka tarafına geçiyoruz, burası ön tarafa göre çok daha sakin. Etrafımıza hayranlıkla bakarken, içeri bir okul grubu giriyor, neşe içinde gülümseyerek, şarkılar söylemeye başlıyorlar, sonra hızlarını alamayıp bize de ingilizce şarkılar söylüyorlar. Sonra bir grup fotoğrafı çektirirken, içlerinden bir çocuk özellikle benim o fotoğrafta olmam için çok ısrar ediyor. Nedenini çok anlayamasam da, bir öğretmenin "bu fotoğrafta yer alırsanız, onu çok mutlu edersiniz" demesi üzerine ben de fotoğrafa dahil oluveriyorum. Belki de diyorum, bizim anlayamadığımız mistik bir bağ kurdu çocuk benimle… Tüm bunlar hoş bir anı ve ilginç bir deneyim oluyor. 
Ta Phrom'da çocuklarla birlikte
Yüzümüzde mutlu ifadelerle, Ta Phrom'dan çıkıp, Sophal'le buluşuyoruz. İki saatlik geleneksel Khmer masajı randevumuz için otele dönmeye karar veriyoruz. Masaj sonrasında yeniden tapınaklara döneceğiz.
MİNİK BİR MOLA
Blue Pumpkin'de börekler
Bu kadar erken başlayan bir gün için mükemmel bir mola çeşidi oluyor bu masaj; sıcak duş sonrasında; geleneksel Khmer pijamaları giydirilip, yan yana yere yatıyoruz ve kendimizi usta ve çok güçlü ellere bırakıyoruz. 
Masaj sonrasında gidip güzel bir yerde hafif birşeyler atıştırmak için son derece turistik ama şaşırtıcı şekilde nefis Blue Pumpkin'e gidiyoruz ve çok lezzetli börekler ve salatalar; ve sonrasında daha da nefis dondurmalarla sıcak havanın hararetini üzerimizden atıyoruz. Özellikle Blue Pumpkin'in dondurmaları ilginç çeşitleri ve tamamen doğal içerikleriyle damakta mini bir şölen yaratıyor. Biz de seçimimizi Hindistan cevizili, zencefilli, susamlı ve tarçınlı dondurmalardan yana kullanıyoruz, gerçekten çok farklı ve enfes lezzetler…
Bu mini ziyafet sonrasında günün ikinci turu için yeniden Sophal'le buluşuyoruz. Akşam güneşiyle ısınan yaseminler rüzgarda sallandıkça etrafa daha da yoğun ve enfes kokular yaymakta ve bu durum bizi fazlasıyla mutlu ediyor.
VE GÜN BATIMI...
Fille orman yolundan yukarı çıkan turistler
Şimdiki istikametimiz, yine Bayon civarı, buradan fille tepede yer alan tapınağa çıkarak gün batımını da buradan izleyeceğiz. Filin sırtında olmak, oldukça enteresan bir duygu… Oturduğumuz platformdan, filin hemen ensesinde oturan ve ayaklarını filin kulak arkalarına sallandırmış olan "fil jokey"i duruma son derece hakim görünüyor. Hemen sırtında, üzerinde "tips", yani bahşişler yazan ve içinde 5 dolarlık bir banknot bulunan "gömlek ense cebiyle" dikkatleri üzerine topluyor. Tabii kimsenin 5 dolar verdiğini sanmıyorum, ama iyi bir pazarlama taktiği olduğunu söyleyebilirim. Filin sırtında, dağ yollarından döne döne en tepedeki tapınağa ulaşıyoruz. 
Bahşiş toplamak için akıllıca bir yöntem...

Yine geniş bir turist kalabalığı gün batımını beklemekte burada…Biz de yüzlerce yıllık taşların üzerine oturup, sessizce güneşin Angkor vadisi üzerinde alçalmasını ve göğun binbir rengini izliyoruz. Gün batarken bu tatilde yaşadığımız enfes deneyimler ve huzur dolu bu enfes gün için şükrediyoruz… Güneş battıktan sonra tüm turistler, hep beraber ormanın içinden yürüyerek iniyoruz aşağıya… Bu kez aşağıdaki kalabalıkta bizim "ferrari"yi bulmakta biraz zorlansak da çok geçmeden buluşuyoruz, "ferrari"yle son yolculuğumuz için…
Angkor vadisinde gün batımı
"FERRARİ"YE VEDA VE AKŞAM
Sophal'le gece pazarının önünde duygusal bir vedalaşma yaşıyoruz ve kendisine fazlasıyla hakettiği 15 dolar'ını bahşişiyle birlikte takdim ediyoruz.
Akşam yemeğini "Angkor Palm'da yiyoruz. Buradaki zengin tadım menüsü, Khmer mutfağının en güzel örneklerini tadabilmek için doğru bir seçim; bir tepside 7 farklı yemek geliyor. Üstelik dünyaları yeseniz 7 dolar'dan fazla para harcayamazsınız. Hem yemek kalitesi; hem dekorasyon; hem de  servis açısından türünün en iyi örneklerinden olan Angkor Palm'ı kesinlikle tavsiye ediyorum.
Angkor Palm'da tadım menüsü...

Bu enfes yemek sonrasında, aklımızda kalan birkaç parça şeyi almak için gece pazarında bir tur atıyoruz. Burası gerçekten de keyifli bir yer bence…
APSARA
Alışveriş bitince, gerçek bir Apsara gösterisi izlemek üzere Temple Club'a gidiyoruz, aslında daha geleneksel ve yüksek kalitede bir Apsara gösterisi için Apsara Tiyatrosuna gitmek daha iyi olabilir, ama bu gece için Temple Club bize iyi bir seçim gibi görünüyor.

Temple Club'ın alt katı tam anlamıyla bir bar ortamı sunarken, gösteriyi izlemek için sahnenin bulunduğu üst kata çıkmak gerekiyor. Yine kendimize enfes kokteyller söyleyip öndeki bir masada yerimizi alıyoruz. Çok geçmeden yumuşak ve ritmik khmer müziği başlıyor ve hemen arkasından birbirinden zarif apsara dansçıları sahneye diziliyorlar. Apsara dansı, Kamboçya'nın geleneksel dansına deniliyor; eller ve ayakların zerafetinin öne çıktığı; kıvraklık ve denge gerektiren yumuşacık bir dans… 


Ama "Apsara"nın kelime anlamına inersek, aslında çok güzel ve doğa üstü dişi varlıklara verilen isim, anladığım kadarıyla bu bölgede yunan mitolojisinin "Nymph"lerine karşılık geliyorlar. Çok güzel ve zarif danslarla erkekleri baştan çıkarmalarıyla ünlüler ve Angkor Wat'ın duvarlarında binlerce farklı Apsara figürü görebiliyorsunuz. Gündüz 10. yüzyıldan kalma paha biçilmez figürleri tapınakların duvarlarında görüp; akşam da dansını izlemek müthiş…



SON SÖZ
Kamboçya'dan ayrılırken, çok karışık duygular içindeyiz. Burası daha önce gördüğümüz hiç bir yere benzemiyor. Burada tanıdığımız bütün insanları birbir düşünüyorum, hepsi acılar yaşamışlar, hiçbirinin hayatının çok kolay geçtiğini sanmıyorum, ama içlerinde mutlak bir iyilik ve mutluluk var ve kültür sebebiyle de bu duygular sanki bulaşıcı gibi, geçmişte ya da gelecekte değil, "şimdi"de yaşıyorlar. Diğer yandan onları mutlu etmek çok kolay, yaptığınız en ufak bir jeste, büyük bir minnet ve mutlulukla karşılık veriyorlar, gözlerinin içi gülüyor.
Siem Reap'ın son derece karakterli ve minik havaalanında uçağa binmeyi beklerken buraya daha uzun bir programla yeniden gelme konusunda anlaşıyoruz. Ve bir daha ki sefere kadar veda ediyoruz güzel Kamboçya'ya...

15 Şubat 2013 Cuma

KAMBOÇYA; BAMBAŞKA BİR DÜNYA






SİEM REAP VE GECE PAZARI
Gece Pazarında Apsara gösterisi
Kamboçya’ya sadece Angkor’u görmeye geldik, vaktimiz izin verseydi ve tüm ülkeyi görseydik, bu yazı muhtemelen çok daha şaşırtıcı bir yazı olurdu. Angkor, Kamboçya’da turizmin gelişmesinin başlıca sebebi, tapınakların anası Angkor Wat’ı da içinde barındıran, bir tapınaklar şehri; aynı zamanda Siem Reap şehrinin de varlık sebebi... 
Havaalanından otele kadarki zaman diliminde karşılaştığımız herkesin yüzündeki içten gülümseme ve ellerini çenelerinin  altında birleştirip selam verirken yaydıkları pozitif enerjinin bulaşıcı olması beni derinden etkiliyor.
Arabamız Siem Reap’a girdiğinde burasının bana göre bizim Kuşadası’ndan hiçbir farkı olmadığını görüyorum. Sağlı sollu dev oteller arasından kendi otelimize geliyoruz. Eşyalardan kurtulur kurtulmaz kendimizi atıyoruz Siem Reap sokaklarına; ilk dikkatimi çeken barların ya da masajcıların önündeki ışıklandırılmış dev balık havuzları ve havuzların kenarlarındaki minderlere oturmuş, ayaklarını havuza sallandırıp, bira içen turistler. Neden mi? Söylenilene göre balıklar ölü derileri yiyerek ayaklara pedikür yapıyorlar. Bu arada her masaj dükkanının önünden geçerken yanımıza gelen güler yüzlü masajcılar bizi ayak masajı için ikna etmeye çalışıyorlar, üstelik fiyat 1 $'a kadar inebiliyor ve çok değil sadece 1 $ daha bahşiş verdiğinizde insanların yüzündeki mutluluk ve mahçubiyet karışımı ifade herşeye değer. Tavsiyem masaj fiyatı için pazarlık edin ve daha sonra içinizden gelen miktarda bir bahşişi masajı yapan kişiye verin, bize böylesi çok daha makbulmüş gibi geldi. Masaj sonrasında meşhur "gece pazarına" gidiyoruz, burada herşeyi bulabilirsiniz, bu arada genelde herşey için 4 katı fiyat söyleniyor ve böylece keyifli bir pazarlık başlıyor. İlla dolar istiyorlar, hatta kendi paralarını kabul etmeyebiliyorlar. 
Bir taburede oturmuş kum taşından Budha heykeyi yapmakta olan 15 yaşındaki Sophear bizi dehşete düşürüyor. Pazarın o kalabalığında öylece taburede bir çıplak ampulun altına oturmuş aklındaki Budha’yı şekilsiz kum taşına, portakal soyarmış gibi doğal hareketlerle şekillendirmekte... Bir süre gözümüzü alamıyoruz kendisinden, buradan ayrılmadan Sophear'dan mutlaka bir heykel alacağız. Böylece insanın bir şey yaratmak için sonsuz imkanlara sahip olmasının gerekli olmadığını, herşeyin insanın kendisinde bittiğini kendimize hatırlatmayı hedefliyoruz.
Pazarın arka tarafındaki meydanda ayak masajcıları sahneye doğru sıralanmış koltuklarda; turistlere birazdan başlayacak “apsara gösterisi”ni izlerken, ayak masajı yaptırma olanağı sunuyorlar. Üstelik isterseniz masajdan başka servisleri de var; pedikür, peeling, oje… Siz arkanıza yaslanmış gösteriyi seyrederken tüm bunları sonsuz bir enerjiyle yapabiliyorlar. Bahşişi unutmayın!
Gösteri sonrası pazar da toparlanmaya başlıyor, ister hemen karşıdaki barlar sokağına gidip, lezzetli kokteyllerin tadına varın, ister sizi pazarın kapısında bekleyen onlarca tuk tuk'tan birine atlayıp otelin yolunu tutun, tabii neşeli pazarlık safhasını atlamayın. 

ANGKOR’DA İLK GÜN
Angkor'a ilk bakış
Gezimizi, ilk gün Angkor hakkında maksimum öğrenebilmek için, rehber ve klimalı bir araba ile gezeceğimiz şekilde; ikinci gün ise hiçbir program olmaksızın planladık.
İlk gün kahvaltı sonrası, gözlerinin için gülen rehberimiz ve şoförümüzle otelin lobisinde buluşuyoruz, birbirimizi ellerimizi çenemizin altında birleştirip, başımızı eğerek selamladıktan sonra arabamıza atlayıp, doğruca Angkor’a gidiyoruz. Bilet gişeleri mahşer yeri gibi... Profesyonel bir rehberle birlikte olmanın güzelliği ise özel ve hızlı akan bir sıraya girerek, 3 günlük biletlerimizi hemen alabiliyor olmamız. 
VE ANGKOR
Angkor'un önünde oynayan maymunlar
Tapınağa tersten, yani doğu kapısından yaklaşıyoruz, burası etraftaki kalabalıktan uzak bir nokta ve ormanın hemen bitiminde olduğu için oldukça sakin... Etrafta birbirleriyle çılgın oyunlar oynayan maymunlar var ve gerçekten çok sevimli görünüyorlar. Bir süre durup 900 yıllık inanılmaz tapınağa öylece baktıktan sonra yürüyüşe geçiyoruz.
Hindular tarafından Vişnu adına inşa edilen Angkor Wat, daha sonra Budizm akımı iyice güçlendiğinde Budistlerin eline geçiyor. Her iki inanış için de çok kutsal bir yer olmasına rağmen; Angkor ve çevresi, Hindularla Budistler arasında çok yıkıcı bir çok savaşa sahne oluyor... Ardından gelen bambaşka savaşlar ve zulüm; son olarak da, acımasız Kızıl Khmer terörü ve travmatik bir soykırıma maruz kalıyor bu bölge... Kızıl Khmer dönemi boyunca tapınakta bulunan Budha heykellerinin kafaları kopartılarak Thailand'a silah karşılığında satılıyor ve bu önemli dünya mirası büyük bir zarara uğratılıyor. Bugün yapılan projlerle kafalar yeniden yerlerine konulmaya çalışılıyor.
Angkor'da düğün alayı
Hava çok sıcak ve nemli… Onlarca dar ve yüksek basamağı tırmanarak, tapınağın en tepesine varıyoruz. En tepeden  aşağı baktığımızda değişik milletlerden yüzlerce turist; çarpıcı kostümleriyle "apsara kızları" ve bana göre en etkileyicisi de parlak turuncu, sarı ve kırmızı renklerde giyinmiş budist rahipler inanılmaz bir manzara oluşturuyorlar. Bugüne kadar sadece fotoğraflarda gördüğüm budist rahipleri böyle bir ortamda canlı görebilmek ve fotoğraflarını çekebilmek harika bir his…
Batı yönüne doğru baktığımızda tapınakların üzerinde salınan sarı renkli balonu görüyoruz, tapınakları yukarıdan görmek isteyenler için hoş bir alternatif… Kahinler tapınağın içinde oturmuş yerel halktan ziyarete gelen insanların falına bakıyor. Kenardaki fal bakan kahinlerden biri dikkatimizi çekiyor, çünkü falına baktığı orta yaşta bir adama birşeyler söyledikçe, etrafa toplanmış olan kalabalıktan kahkahalar yükseliyor. Rehberimiz kahinin adama birden fazla sevgilisi olduğunu söylediği ve bununla ilgili alaycı tavsiyeler verdiği şeklinde tercüme ediyor bu durumu… 
Başı olmayan bir Budha heykeli
Alt kattaki duvarlara inanılmaz bir sanatla, Kamboçya'nın tarihinden destanlar en ince ayrıntısına kadar oyulmuş; rehberimiz bize bir yandan destanı anlatırken; diğer yandan da 10 sene öncesine kadar dramatik bir gerilim filmini andıran hayatını anlatıyor.
GERÇEK BİR HİKAYE
Bayon'da budist rahipler
Daha küçücük bir çocukken Kızıl Khmer köylerini basıyor; bu kanlı baskından komşuları onu bir şekilde kaçırıyorlar; köylerinin yakınındaki bir derenin yanında çalıların arasında saklanıyor bir süre… O günden sonra bir daha ailesini görmüyor; bir manastıra sığınıyor ve rahip oluyor; görevi ise ölü yıkayıcılığı, hem de daha çocuk yaşlardan itibaren… Yenilerde annesini arayıp buluyor, annesi onu tanımakta çok zorlanıyor ve kurtulmuş olduğuna inanamıyor. Bu arada rahipliği bırakıyor, söylediğine göre rahiplik hiç ona göre değil; "rahipseniz aç kalıyorsunuz" diyerek, bunun neden ona uymadığını da açıklıyor. Tüm bu hikayeyi anlattıktan hemen sonra, yüzünde kocaman bir gülümseme ile bize dönerek " Kola ister misiniz?" diye soruyor.  Biz de dolu dolu olan gözlerimizle dağılmış şekilde bakıyoruz sadece… 
İşte budizm böye bir felsefe… Belli ki geçmiş onun için geçmişte kalmış; şu andaki mutluluğu tek gerçekliği… Sanırım bu denli hızlı bir geçişi bizlerin yapması olanaksız.
TAPINAKLARIN ARASINDA ÖĞLE YEMEĞİ
Öğle yemeğini oradaki yerel bir lokantada yiyoruz. Şoförümüzü ve rehberimizi de yemeği bizimle yemeleri için davet edince, ikisi de çok mutlu oluyor. Normalde anladığım kadarıyla lokantanın arka tarafında daha farklı bir menü varmış onlar için. Onlar bize katılınca tipik ve güzel yemekleri öğrenmek adına ısmarlayacağımız yemekleri onların seçmesini ve paylaşmayı öneriyoruz. Tattığımız en farklı ve lezzetli yemek meşhur "amok" oluyor, hindistan cevizinin içinde aromatik baharatlarla pişirilen yumuşacık bir balık yemeği bu… Hindistan cevizinin içindeki etli kısım nefis, kremamsı bir tad almış, insanın ağzında mini bir şölen yaratıyor.
Bu arada rehberimiz bize kendisi için günün en keyifli saatinin, akşam işi bittiğinde bir şişe bira ile derin yağda kızarmış siyah örümcek atıştırmak olduğunu anlatıyor. Burada çok lezzetli bir çerez yerine geçiyor örümcekler. 
BAYON
Yemek sonrası bir başka meşhur tapınak Bayon'a geliyoruz. Dört ana yöne doğru bakan Budha yüzlerinden oluşan önemli bir tapınak burası… Biz tapınağa doğru yaklaşırken tapınağın önündeki köprüden filler geçiyor; bahçesinde maymunlar koşuşturuyor. Henüz içeri girmemiş olmamıza rağmen Bayon çok etkileyici görünüyor.
Hemen girişte minik bir tapınakta bir rahiple konuşmakta olan insanlar görüyoruz. Rehberimizin yardımıyla biz de sıraya giriyoruz. Acemice bir selamlaşmadan sonra bize hayatla ilgili bazı tavsiyeler veriyor rahip, sonra da üzerimize sular püskürterek dua okuyor. Yarın kendisini yeniden ziyaret edeceğiz, bizim için bir uğur hazırlayacak. Bu arada hemen yanda başka bir rahip de, önüne oturttuğu genç bir kadının üzerine kova kova soğuk su dökerek şarkılar söylüyor. Sonradan öğrendiğimize göre doğurganlık duasıymış bu da… 
Doğurganlık duası
Bu inanılmaz deneyim esnasında çok sevimli bir tuk tukçuyla tanışıyoruz, kendisine hemen kanımız ısınıyor. Yarın tüm gün tuk tuk'a ihtiyacımız olacağından kendisi ile sabah 4.00'te bizi otelden alması için randevulaşıyoruz. Yarın tüm gün beraberiz…
Sonunda Bayon'un içine giriyoruz… Gülümseyen Budha çehresi heryerde, birçok rahip ziyaret ediyor burayı; arada bazı yerlerde tütsüler, yağlar yakılmış; tütsü kokuları insanı alıp götürüyor… O kadar turist kalabalığına rağmen dingin ve mistik bir ortam… 
Tapınaklarda bize poz veren bir çocuk
Bayon'dan sonra bölgedeki diğer tapınakları da bir bir gezmeye devam ediyoruz, ama sıcak hava ve tükenen enerjimiz bizi giderek daha da yavaşlattığından akşam üzerine doğru, turu bitirmeye karar veriyoruz. Yorgunluktan bitmiş bir halde, klimalı arabamız, sevgili rehberimiz ve tatlı şoförümüzle  otelin önünde vedalaşıyoruz. 
SIEM REAP'TA AKŞAM
Biraz dinlendikten sonra hazırlanıp, birşeyler içmek üzere barlar sokağına gidiyoruz. Buradaki barlar ve restoranlar batı standardında hizmet veren ve batı dokunuşunu hissedebildiğiniz ama Kamboçya konseptli mekanlar… Hizmet batı standardında ama servisin sıcaklığı ve etkinliği açısından son derece doğulu… Yani hizmet mükemmel…
Biz de Banana Leaf isimli bir barda oturmaya karar veriyoruz.  Yanımızdaki masanın üzerinde dinlenmekte olan parlak kırmızı ve yeşil renklerdeki minyatür kurbağa ile göz göze mükemmel lezzetteki Mai Thai'lerimizi yudumluyoruz. Kokteyl tamamen taze malzemelerle hazırlanmış ve bir adet de taze orkide ile süslenmiş ve açıkçası daha önce çok az barda tattığım bir kalitede nefis bir kokteyldi.
Banana Leaf'te Mai Thai

Akşam üzeri keyfinden sonra bir tuktuka atlayıp, Siem Reap'ın en gözde restaurantlarından "Sugar Palm'a" gidiyoruz. Burası sazdan bir çatısı olan, tipik ahşap bir Khmer villası, kalabalıktan uzak hoş bir mekan ve Khmer mutfağında da uzman… Biz de bu duruma uygun bir şekilde tipik bir menü ısmarlıyoruz; Mangolu salata, muz yaprağına sarılarak pişirilmiş müthiş aromatik deniz ürünleri ve tabii ki kremamsı lezzetiyle amok… Gece bu harika restaurant sayesinde bir lezzet şölenine dönüşüveriyor… Aromatik Kamboçya baharatları ve hindistan cevizi müthiş bir ahenk sunuyor; tattığımız herşey mükemmel…
Sugar Palm'da nefis amok

SON SÖZ
Kamboçya insanıyla, kültürüyle, lezzetiyle beni alıp götürüveriyor bu dünyadan… Ne kadar fazla tükettiğimi, ne kadar önemsiz şeylere üzülüp-sıkıldığımı, mutluluğun aslında bir yaşam tarzı olduğunu kavrıyorum. Her baktığım yerde gördüğüm içi gülen gözlere sahip insanların hiçbiri maddi zenginliğe borçlu değil bu pozitif duruşlarını… Bunu kafama kazıyıp, yarın yaşayacaklarımın heyecanıyla uykuya dalıyorum.